Çocukluğumun yegane eğlencesiydi Kırkpınar Yağlı Güreşleri. Edirne şenlenirdi bir haftalığına. Her yer insan kaynar. Bir hareket gelirdi küçük şehrimize. Gündüzleri güreşler olur. Akşamları standlar kurulurdu. Özellikle son üç gecesi konserler. Bizim oraya sadece Kırkpınarda gelirdi Lunapark o zamanlar. Şimdilerde öldürseler binemeyeceğim, binmeyi geçtim bakmaya korktuğum Gondol ve Balerina denilen şeylere binmem için izin versinler diye ne yalvarırdım. Bana arkadaş olsun diye illa çağırdığım, ama gelmek istemeyen kardeşime ne kadar sinir olurdum.
Pazar günü başpehlivanlık güreşleri yapıldıktan sonra, galibiyet alan pehlivanlar illa Sarayiçinden Selimiye Camiinin önündeki hamama kadar yürüyerek gelirdi. Temizlenip, paklanıp geri çıkarlardı. Birçok insan caminin dış duvarındaki bahçeye yiyeceğini içeceğini alır, hem pikniğini yapar, çekirdeğini çitler hem de pehlivanların gelişini beklerdi. Tabi erken gidip önden yer kapmak marifetti. Çocuklara bol bol açık hava eğlencesi çıkardı.
İlk babannem götürmüştü beni güreşleri seyretmeye. Ne kadardım hatırlamıyorum. Yemyeşil çimler. Çalan davullar ve zurnalar, çazgırların duası, kıspetleri içinde pehlivanlar, o sıcakta illa ceketinin önün ilikli bütün konuşmalarını "arz ediyorum" diye bitiren sunucular. Trakyalı olmaktan mıdır bilmem, davul sesini nerede duysam bir hoş olurum hala, içime işlemiş. Neden bas bas bağıran, çenesi kuvvetli insanlara cazgır dendiğini de oralarda öğrendim ben. İnsan hiç mi teklemez o koca metni söylerken. Erken yatar, erken kalkar babamın onun deyimiyle öğlene kadar uyumamıza içerlediğinden o cazgır duasının bir bölümü ezbere aklımdadır hala :)
Rahmetli dedem "İnsanın aptalı pehlivan olur" diye bir atasözünden bahsederdi. Şu yaşa geldim hala neden öyle bir atasözü var bilmiyorum. Benim gözümde yaptıkları iş çok çok önemli. Kolay mı 1356dan bu yana bir geleneği yaşatmaya çalışmak. Usta çırak ilişkisi içinde eğitim almak. İzleyicisi kısıtlı, imkanı kısıtlı bir sporu devam ettirmek. Antalyalardan Mersinlerden kilometrelerce yol katedip şehir şehir gezmek. İyi bir sponsoru yoksa çimenliklerde araba içlerinde, battaniyelerden yapılmış çadırlarda bir hafta yatıp kalkmak. Allahın o sıcağında Er Meydanında güneşin kendi sıcaklığı yetmezmiş gibi o deri kıspetin içinde durup, zeytinyağı sürmek ve güreşmek. Hepsi özveri isteyen şeyler.
Bugün bir haber okudum. Cengiz El.be.ye vefat etmiş. İşte böyle çocukluğuma gittim. Bir sene babama yalvara yakara takılmıştım peşine. Zorla girmiştik içeri. Çok az kalmıştı başpehlivanlık güreşlerine. Orada görmüştüm onu ilk defa. O zamana kadar kızlar arasında yapılan şakalaşmadan öteye geçmeyen, kendisini sadece geometri dersinden tanadığım üçgenin bir insan vücudunda nasıl olabileceğini ilk kez o gün gördüğümü hiç unutmam. Bir insanın omuz genişliğinin bel genişliğinin neredeyse iki katı olabileceğine kim inanırdı. Gözümle görmüştüm o gün. Yaşlandığını düşündüğüm için, güreşi bırakması gerektiğine kendimce kanaat ettiğim için, kocaman göbeğiyle artık iyi bir güreşçi olmadığına inandığım için Ahmet Taş.çıyı yendi diye pek sevinmiştim.
Eskiden yıl içinde belli olurdu Güreşlerin ne yıl yapılacağı. Sonradan Haziranın son haftasında sabit tarihte yapılmasına karar verdiler. Yıllarca okuldu finaldi not girişiydi derken gidemedim. Her gidemediğim yıl o eğlenceden uzak kaldığım için üzüldüm. En son beş aylık hamileyken gitmiştim. Kocamın Kırkpınarla tanışması da o güne denk gelir. Çok ama çok eğlenmiştik o gece. Bu sene de kaçıracağım yine. Belki seneye Ahmed beyleri götürebilirim. Görsün etsin diye.
Yolu düşene hayatta bir kere tecrübe etmesini tavsiye ederim ama yok biz atasporu olarak tenisi golfu biliriz, zeytinyağlanmış adam görmeyi içimiz kaldırmaz diyorsanız boşverin gitsin.
Bugün işte onun ölüm haberiyle geçmişten bir hatıra daha toprağın altına karıştı. Bu seneye kadar hiç hissetmemiştim çocukluğumdan gençliğimden yavaş yavaş uzaklaştığımı. Şarkılarını ezberleyeceğim diye televiyzondan ilkel koşullarda kayıtlar yaptığım, ileri geri almaktan teybin iflahını kesmeme sebep olan Micheal Jackson da gitti zaten. Yaprak yaprak dökülüyor çocukluğum hatta ilk gençliğim. Kimileri buna olgunlaşmak dese de basbariz yaşlanıyorum. Geçenlerde de otobüste kimseye aldırmadan deliler gibi gülen bir grup öğrenciye takıldı gözüm, onlar gibi gülebildiğim günleri hatırladım.
Pazar günü başpehlivanlık güreşleri yapıldıktan sonra, galibiyet alan pehlivanlar illa Sarayiçinden Selimiye Camiinin önündeki hamama kadar yürüyerek gelirdi. Temizlenip, paklanıp geri çıkarlardı. Birçok insan caminin dış duvarındaki bahçeye yiyeceğini içeceğini alır, hem pikniğini yapar, çekirdeğini çitler hem de pehlivanların gelişini beklerdi. Tabi erken gidip önden yer kapmak marifetti. Çocuklara bol bol açık hava eğlencesi çıkardı.
İlk babannem götürmüştü beni güreşleri seyretmeye. Ne kadardım hatırlamıyorum. Yemyeşil çimler. Çalan davullar ve zurnalar, çazgırların duası, kıspetleri içinde pehlivanlar, o sıcakta illa ceketinin önün ilikli bütün konuşmalarını "arz ediyorum" diye bitiren sunucular. Trakyalı olmaktan mıdır bilmem, davul sesini nerede duysam bir hoş olurum hala, içime işlemiş. Neden bas bas bağıran, çenesi kuvvetli insanlara cazgır dendiğini de oralarda öğrendim ben. İnsan hiç mi teklemez o koca metni söylerken. Erken yatar, erken kalkar babamın onun deyimiyle öğlene kadar uyumamıza içerlediğinden o cazgır duasının bir bölümü ezbere aklımdadır hala :)
Rahmetli dedem "İnsanın aptalı pehlivan olur" diye bir atasözünden bahsederdi. Şu yaşa geldim hala neden öyle bir atasözü var bilmiyorum. Benim gözümde yaptıkları iş çok çok önemli. Kolay mı 1356dan bu yana bir geleneği yaşatmaya çalışmak. Usta çırak ilişkisi içinde eğitim almak. İzleyicisi kısıtlı, imkanı kısıtlı bir sporu devam ettirmek. Antalyalardan Mersinlerden kilometrelerce yol katedip şehir şehir gezmek. İyi bir sponsoru yoksa çimenliklerde araba içlerinde, battaniyelerden yapılmış çadırlarda bir hafta yatıp kalkmak. Allahın o sıcağında Er Meydanında güneşin kendi sıcaklığı yetmezmiş gibi o deri kıspetin içinde durup, zeytinyağı sürmek ve güreşmek. Hepsi özveri isteyen şeyler.
Bugün bir haber okudum. Cengiz El.be.ye vefat etmiş. İşte böyle çocukluğuma gittim. Bir sene babama yalvara yakara takılmıştım peşine. Zorla girmiştik içeri. Çok az kalmıştı başpehlivanlık güreşlerine. Orada görmüştüm onu ilk defa. O zamana kadar kızlar arasında yapılan şakalaşmadan öteye geçmeyen, kendisini sadece geometri dersinden tanadığım üçgenin bir insan vücudunda nasıl olabileceğini ilk kez o gün gördüğümü hiç unutmam. Bir insanın omuz genişliğinin bel genişliğinin neredeyse iki katı olabileceğine kim inanırdı. Gözümle görmüştüm o gün. Yaşlandığını düşündüğüm için, güreşi bırakması gerektiğine kendimce kanaat ettiğim için, kocaman göbeğiyle artık iyi bir güreşçi olmadığına inandığım için Ahmet Taş.çıyı yendi diye pek sevinmiştim.
Eskiden yıl içinde belli olurdu Güreşlerin ne yıl yapılacağı. Sonradan Haziranın son haftasında sabit tarihte yapılmasına karar verdiler. Yıllarca okuldu finaldi not girişiydi derken gidemedim. Her gidemediğim yıl o eğlenceden uzak kaldığım için üzüldüm. En son beş aylık hamileyken gitmiştim. Kocamın Kırkpınarla tanışması da o güne denk gelir. Çok ama çok eğlenmiştik o gece. Bu sene de kaçıracağım yine. Belki seneye Ahmed beyleri götürebilirim. Görsün etsin diye.
Yolu düşene hayatta bir kere tecrübe etmesini tavsiye ederim ama yok biz atasporu olarak tenisi golfu biliriz, zeytinyağlanmış adam görmeyi içimiz kaldırmaz diyorsanız boşverin gitsin.
Bugün işte onun ölüm haberiyle geçmişten bir hatıra daha toprağın altına karıştı. Bu seneye kadar hiç hissetmemiştim çocukluğumdan gençliğimden yavaş yavaş uzaklaştığımı. Şarkılarını ezberleyeceğim diye televiyzondan ilkel koşullarda kayıtlar yaptığım, ileri geri almaktan teybin iflahını kesmeme sebep olan Micheal Jackson da gitti zaten. Yaprak yaprak dökülüyor çocukluğum hatta ilk gençliğim. Kimileri buna olgunlaşmak dese de basbariz yaşlanıyorum. Geçenlerde de otobüste kimseye aldırmadan deliler gibi gülen bir grup öğrenciye takıldı gözüm, onlar gibi gülebildiğim günleri hatırladım.

