Daisypath Happy Birthday tickers
Lilypie Second Birthday tickers

11 Şubat 2010 Perşembe

Bir garip oldum bugün

Çocukluğumun yegane eğlencesiydi Kırkpınar Yağlı Güreşleri. Edirne şenlenirdi bir haftalığına. Her yer insan kaynar. Bir hareket gelirdi küçük şehrimize. Gündüzleri güreşler olur. Akşamları standlar kurulurdu. Özellikle son üç gecesi konserler. Bizim oraya sadece Kırkpınarda gelirdi Lunapark o zamanlar. Şimdilerde öldürseler binemeyeceğim, binmeyi geçtim bakmaya korktuğum Gondol ve Balerina denilen şeylere binmem için izin versinler diye ne yalvarırdım. Bana arkadaş olsun diye illa çağırdığım, ama gelmek istemeyen kardeşime ne kadar sinir olurdum.

Pazar günü başpehlivanlık güreşleri yapıldıktan sonra, galibiyet alan pehlivanlar illa Sarayiçinden Selimiye Camiinin önündeki hamama kadar yürüyerek gelirdi. Temizlenip, paklanıp geri çıkarlardı. Birçok insan caminin dış duvarındaki bahçeye yiyeceğini içeceğini alır, hem pikniğini yapar, çekirdeğini çitler hem de pehlivanların gelişini beklerdi. Tabi erken gidip önden yer kapmak marifetti. Çocuklara bol bol açık hava eğlencesi çıkardı.

İlk babannem götürmüştü beni güreşleri seyretmeye. Ne kadardım hatırlamıyorum. Yemyeşil çimler. Çalan davullar ve zurnalar, çazgırların duası, kıspetleri içinde pehlivanlar, o sıcakta illa ceketinin önün ilikli bütün konuşmalarını "arz ediyorum" diye bitiren sunucular. Trakyalı olmaktan mıdır bilmem, davul sesini nerede duysam bir hoş olurum hala, içime işlemiş. Neden bas bas bağıran, çenesi kuvvetli insanlara cazgır dendiğini de oralarda öğrendim ben. İnsan hiç mi teklemez o koca metni söylerken. Erken yatar, erken kalkar babamın onun deyimiyle öğlene kadar uyumamıza içerlediğinden o cazgır duasının bir bölümü ezbere aklımdadır hala :)

Rahmetli dedem "İnsanın aptalı pehlivan olur" diye bir atasözünden bahsederdi. Şu yaşa geldim hala neden öyle bir atasözü var bilmiyorum. Benim gözümde yaptıkları iş çok çok önemli. Kolay mı 1356dan bu yana bir geleneği yaşatmaya çalışmak. Usta çırak ilişkisi içinde eğitim almak. İzleyicisi kısıtlı, imkanı kısıtlı bir sporu devam ettirmek. Antalyalardan Mersinlerden kilometrelerce yol katedip şehir şehir gezmek. İyi bir sponsoru yoksa çimenliklerde araba içlerinde, battaniyelerden yapılmış çadırlarda bir hafta yatıp kalkmak. Allahın o sıcağında Er Meydanında güneşin kendi sıcaklığı yetmezmiş gibi o deri kıspetin içinde durup, zeytinyağı sürmek ve güreşmek. Hepsi özveri isteyen şeyler.


Bugün bir haber okudum. Cengiz El.be.ye vefat etmiş. İşte böyle çocukluğuma gittim. Bir sene babama yalvara yakara takılmıştım peşine. Zorla girmiştik içeri. Çok az kalmıştı başpehlivanlık güreşlerine. Orada görmüştüm onu ilk defa. O zamana kadar kızlar arasında yapılan şakalaşmadan öteye geçmeyen, kendisini sadece geometri dersinden tanadığım üçgenin bir insan vücudunda nasıl olabileceğini ilk kez o gün gördüğümü hiç unutmam. Bir insanın omuz genişliğinin bel genişliğinin neredeyse iki katı olabileceğine kim inanırdı. Gözümle görmüştüm o gün. Yaşlandığını düşündüğüm için, güreşi bırakması gerektiğine kendimce kanaat ettiğim için, kocaman göbeğiyle artık iyi bir güreşçi olmadığına inandığım için Ahmet Taş.çıyı yendi diye pek sevinmiştim.

Eskiden yıl içinde belli olurdu Güreşlerin ne yıl yapılacağı. Sonradan Haziranın son haftasında sabit tarihte yapılmasına karar verdiler. Yıllarca okuldu finaldi not girişiydi derken gidemedim. Her gidemediğim yıl o eğlenceden uzak kaldığım için üzüldüm. En son beş aylık hamileyken gitmiştim. Kocamın Kırkpınarla tanışması da o güne denk gelir. Çok ama çok eğlenmiştik o gece. Bu sene de kaçıracağım yine. Belki seneye Ahmed beyleri götürebilirim. Görsün etsin diye.

Yolu düşene hayatta bir kere tecrübe etmesini tavsiye ederim ama yok biz atasporu olarak tenisi golfu biliriz, zeytinyağlanmış adam görmeyi içimiz kaldırmaz diyorsanız boşverin gitsin.

Bugün işte onun ölüm haberiyle geçmişten bir hatıra daha toprağın altına karıştı. Bu seneye kadar hiç hissetmemiştim çocukluğumdan gençliğimden yavaş yavaş uzaklaştığımı. Şarkılarını ezberleyeceğim diye televiyzondan ilkel koşullarda kayıtlar yaptığım, ileri geri almaktan teybin iflahını kesmeme sebep olan Micheal Jackson da gitti zaten. Yaprak yaprak dökülüyor çocukluğum hatta ilk gençliğim. Kimileri buna olgunlaşmak dese de basbariz yaşlanıyorum. Geçenlerde de otobüste kimseye aldırmadan deliler gibi gülen bir grup öğrenciye takıldı gözüm, onlar gibi gülebildiğim günleri hatırladım.


3 Şubat 2010 Çarşamba

Bu ülkede iyi şeyler de olmuyor değil...

Başlıktan yanlış anlaşılma olmasın. Bu ülke diye kasttettiğim yer Türkiye.

Eski maceraları takip edenler biliyor zaten de. Kısa bir özet geçeyim. Annemle babam Fransaya gelirken yeşil pasaportları olduğu için vize almalarına gerek yoktu. Annemin de ara ara sağlık sorunları olduğu için ne olur ne olmaz seyahat sigortası yaptırmalarını söylemiştim. Vize başvurularında normalde seyahat sigortası zorunlu ve kalacağınız gün kadar yaptırabildiğiniz , seyahatinizde ortaya çıkabilecek acil kaza, yaralanma ve hastalıkları kapsayan bir sigorta. Babam ben az kalacağım zaten diye yaptırmayı düşünmezken son anda kendine de yaptırmaya karar vermiş. Sigorta şirketi bu sigortayı yaparken babama hiç bir soru sormamış. Bir hastalığı olup olmadığına dair bir kayıt yok yani.

Neyse kaderin çilvesi bu ya annemden korkarken hastalık babamı buldu ve kalp krizi geçirdi. Hem de Türkiyeye gelmesine üç gün kala. Olay olur olmaz hemen iletişime geçip durumu anlattım. Haklarını yemeyeyim nazik davrandılar. Hastanede yatış durumunda sigortanın süresi dolsa bile bir haftaya kadar tüm teminatların geçerli olduğunu söylediler. Tüm belgeler hazırlandıktan sonra ise kabalaşmakta bir sıkıntı görmediler. Son konuşmamızda kusura bakmayın ödeme yapamıyoruz dediler. Sebep, babamda şeker hastalığı varmış. Evet bunu zaten herkese ilk önce ben söyledim ki müdahale ederken göz önüne alınsın diye. Doktorları karar vermişmiş. Zaten kolestrol ilacı kullanıyormuş. Şeker hastalığı kalp krizine yol açabilirmiş. Ben ya da telefonda görüştüğüm bayan neden kolestrol ilacı kullanmıyormuş. Çünkü sağlıklı insanların kullanmasına gerek yokmuş. Bana böyle söyledi. Anlatmaya çalıştım. Bunların hepsini biz de biliyoruz. Kolestrol ilacını tedbiren kullandırıyorlar. Fakat babamın yıllardır yapılan kalp kontrollerinde herşey sağlıklıydı. Hiçbir problemi yoktu. EKGleri, efor testleri temiz. Bir kalp rahatsızlığı olsa sizinle iletişime bile geçmezdim dedim. Yapabileceğim bir şey yok dedi. Kan beynime sıçradı. Sokakta yürürken araba çarpsa, e sizde yolda yürüyormuşsunuz araba çarpma riski var diyecekti herhalde. Telefonu bu durumu şikayet edeceğimizi bilmenizi istiyorum diyerek kapattım. Tabi dedi. Tüketici olarak hakkınızı arayabilirsiniz.

Bu ülkelerde sağlık hizmetlerinin ne kadar pahalı olabileceğini de bildiğimden faturayı görene kadar Allah biliyor ya öldüm öldüm dirildim. Bu sürede sağolsun duyan arkadaşlarımız hemen yardım teklif ettiler. Bir derdimiz olduğunda bu kadar desteğimizin olduğunu bilmek o ara o kadar huzur vermişti ki bana. Neyse sonuç olarak ödeme yapıldı. Hastane açısından iş kapandı.

Bilmem hiç duyanınız oldu mu? Bimer diye bir yapılanma var Türkiyede. Alo 150 hattıyla, internet sitesi yoluyla ya da direkt dilekçenizi yazarak şikayetinizi bildirebildiğiniz ve mutlaka ama mutlaka cevap alabildiğiniz bir yer. Siz dilekçenizi yazdıktan sonra dilekçeniz başbakanlık tarafından gerekli bakanlığa yönlendiriliyor ve sorununuz halledilmeye çalışılıyor. Sonuç olarak babamın dilekçeyi göndermesinden bir hafta geçmeden arayıp detaylı bilgi almışlar. Sağlık bakanlığına yönlendirmişler. Sigorta şirketi ile görüşme yapmışlar. Sigorta şirketi nedense onları babamın kalp krizi geçirdiğinde Türkiyede olduğunu ikna etmeye çalışmış. Belgeli, kayıtlı şeyde nasıl bir şans denemeyse. Sonuç olarak, geçen hafta sigorta şirketi tek muhattapları olan beni aradı. Efendim babanızın Türkiye iletişim bilgilerini alabilir miyiz diye. Özellikle de bana tıp dersi vermeye çalışan hanımla görüşemedim. Görüşsem iki çift laf edecektim şeker hastalığı kalp krizi bağlantısı ile ilgili. Dedim hayırdır, babanıza ödeme yapacağız da dedi telefondaki başka kibar bir hanım. Ödemiyoruz demiştiniz şimdi ne oldu ki dedim dilekçenin sonucu bilmediğimden, baştan öyle karar verilmiş ama tekrar gözden geçirdik dedi. Sonuçta bu konuşmadan iki gün sonra babam parasını alabilmiş.

Babamın Bimere başvurup olumlu cevap aldığı ilk olay bu değil. Bunun için aslında güvenilirliklerine ikna oldum. Daha önce de Almanyadan emekli olmuş, Türkiyeden de emekli olmak için uğraşan, ne hikmetse bir yılda Edirneden Ankaraya gitmeyi beceremeyen bir kağıt parçası bu sayede kısa zamanda Ankara gitmekle kalmayıp babamın arkadaşının emekli olabilmesine de sebep oldu.

Benzer şekilde bankadaki küçük bir mevduatının kendi bilgisi dışında farklı fonlara yatırılması sonucunda anaparadan uğradığı zararıda almayı başardı. Dikkatimi çekense ne zaman Bimere başvursa, daha önce arıza çıkaran, konuşmalarında kabalaşmakta hiçbir sakınca görmeyenlerin birden nezaket abideleri kesilmeleri.

Neyse yazıdan iki sonuç:

* Yurtdışına giderken iki güne üç güne gidiyorum bana bir şey olmaz deyip seyahat sigortanızı yaptırmayı ihmal etmeyin.

* Çok şükür bu ülkede de artık hakkını aramana yardım eden, ve bence düzgün çalışan bir merci var. Onun için size yapılan haksızlığı sineye çekmeden hakkınızı arayın.