Daisypath Happy Birthday tickers
Lilypie Second Birthday tickers

22 Ekim 2009 Perşembe

Bloguma neden bu ismi verdim?

Tekircim ve Anneyazardan mim geldi. Ne zamandır elim deyip yazamıyordum bahane oldu bir iki satır birşeyler yazayım şimdi.

Bu aralar biraz yoğundu yine günler. Cuma günü kocacım geldi (Oleyyyy). Pazar günü ilk defa Parisin keyfini çıkarttım. Sadece o ve ben çıktık dışarı. Oğlanı annemlere emanet ederek. Pıtır pıtır indik çıktık merdivenleri. Aylar sonra tekrar ikimizin de iki eli de boştu. El ele tutuşmayı unutmuşuz... Adapte olamadık ilk anda. Bisiklet kiraladık. Sürdük gönlümüzün istediği yere. Yürüdük bol bol. Keyifle bir yemek yedik. Şehri gece de gördük. Özlemişim bunları yapmayı. Arada sırada kendimize böyle molalar vermemiz gerektiğine kanat ettik sonunda. Keyifli dört gün geçirdikten sonra dün gitti (Ühü ühü ühü...). İnşallah daha kısa sürede dönüp gelecek temennisiyle gönderdik onu.

Bu yazının altına şimdi Ahmedle ilgili resim koysam yazdıklarımla zerre ilgisi olmayacak. Bol bol resmini çektiğim kocamın resmini koysam bir yaşındaki çocuğumun resmini görünce ay ne şirin diyebilen eş-dost-blog arkadaşları bu kazık kadar adamın burada ne işi var diyecek :) onun için orta yolu bularak süper sanatsal çalışmalar koyacağım :) Pariste adını daha tam öğrenemediğim Lourve müzesi önünde çok büyük bir bahçe var. Orada gördük bu şirin şeyleri ben bayıldım. Çok sanat meraklısı ve bilgilisi bir insan olmadığım için sadece şirinliklerine vuruldum.

Her yaklaşan önce bir elliyordu malzemesi nedir diye.

Favorim olmamakla beraber fotoğraf çekilmek için şansıma bu çıktı.


Soldaki kocam :P

Bir de mimimi yazıvereyim........
1-Bloguna neden bu ismi verdin?
Aslında blogu ilk açma sebebim hamileliğime kendimi inandırmaktı. Elimdeki ultrason kağıdına bakıp bakıp anıları bir yerlerde biriktirmeli diye düşünüyordum. Kendime kendimden haberler verecektim. Ayrıca olduğumuz yerde sadece çekirdek aile biz vardık. Anne-babalar başka şehir ve ülkelerde, arkadaşlar uzaklarda derken onlara hamilelik süreci ve ardından bebeğimle ilgili haberler verme, geçirdiğimiz günleri onlarla paylaşma, bizden uzak olsalar da yakınımızdaymışlar gibi hissettirme niyetiyle bizden haberler oldu blogun ismi.
2-Blog yazarken star tribiyle davrandığın, istediğin olmazsa olmaz şeyler var mı?
Mimi cevaplayan bütün anneler ile aynı cevabı vereceğim. Ahmed mutlaka uyuyacak. Bir de sessizlik olacak. İşte o zaman kafamdakileri zar zor da olsa toparlayıp yazıya dökebilirim.
3- En son satın aldığın garip şey?
Yok. Bir kere ben garip şeylerden korkarım. Alacağım varsa da almam ne olduğuna tam ikna olmadan. İkna olunca da garip olmaktan çıkıyor zati.
4-Şeker gibi olduğun anlar?
Buraya gelince fark ettim diline yabancı olduğum ortamlarda şeker gibiyim. Herkese salak salak sırıtıp duruyorum. Ağır stres altında da şekerleşiyorum birden. Tez sunumumda bütün jürime ve gelen dinleyicilere sanki düğünüme gelmişler muamelesi yaptım. Bir ayağınıza sağlık demediğim kaldı. Bunların haricinde sağlam bir uyku uyumuşsam, Ahmed beyler mutlu mesut kahkahalarla benimle ya da babasıyla oynuyorsa, açık hava bol güneş almışsam ve buna kocacık ve Ahmedcik eşlik etmişse, güzel bir kitabı bitirmişsem, bugün olduğu üzere uzun zamandır duymadığım bir şarkıyı duymuşsam (Levent Yüksel-Zalim).
Aslında damarıma basılmadığı sürece şeker gibi olmasam da tatlandırıcı kıvamındayım sanırım. Bir de bu soruyu benimle yaşayanlara sormak lazım ya.
5-Arkadaşım artık sormayın şunları dediğin şeyler?
Hmm. Yanlış soru. Şu sıralar bana gelip soru soracak insanlara hasretim. Hele Türkçe gelip sorsunlar diye dört gözle bakmaktayım. Eskiden sinirlendiğim sorulara gelince...
Ne zaman bitecek doktora? (Bitti çok şükür. Dahası için ekşi sözlüğe gidin :) )
İkiz mi yoksa iri bebek mi? (Karnı burnunda hamileye sorulacak soru mu Allah aşkına...)
Gerçekten mi kendi kendine uyuyor ? (Soranlara selam olsun artık ne kendi kendine uyuyor ne de deliksiz uyku denen şey kaldı)
Aa nasıl olacak sen orada o burada? (Oldu oldu da üç ayı bitti bile...)
6-Aynaya bakınca gördüğün?
Ruhu 18inde takılı kalmış baktığı yüzün 30 yaşında olduğuna asla ihtimal veremeyen bir kadın.
7-Kendini okutan bir blog dediğin?
Bana samimi gelen, kanımın ısındığı her türlü blog.

8-Bu blog sahibiyle karşılaşabileceğin yerler?
Bu aralar hafta içi tren istasyonlarında ve labında, haftasonları ara sıra Paris sokaklarında.

13 Ekim 2009 Salı

Hermann`la öğle yemeği

Anne işte. Bi de üstüne üstlük iş seyehatinde. tam 30 saattir kuzucuğundan uzakta. Çoook uzakta. Tam üç gün iki gece oğlumdan kuzumdan ayrı kalmak çok koydu. Gece gözüme uyku girmedi. Emziriyorum hala süt işi ne olacak diye meraktayım. Dönünce emecek mi beni tekrar? Yaşayıp göreceğiz vat bulursak ta paylaşacağız blog anneleri ile.

Fransanın güneyinde Toulouse denen bir şehre geldik. Tüm gün toplantılar yüzünden daha şehri gündüz gözüyle göremedik ama burası nedense bana Paristen daha sevimli geldi. Güneyde oluşundan sebeb havası daha ılıman. Şehir üniversite öğrencisi kaynıyor. Üniversite öğrencisi dediğin gittiği yeri şenlendirir. O yüzden burası da cıvıl cıvıl bir şehir. Sanırım ilk kez Fransız tarzı denen şeye çok çok yaklaştım. Akşam yemeklerimiz her daim bu tarzda ve benim gibi hızlı ye ve hemen kalk insanı için bir yemeğe iki saat ayırmanın azabını yaşasam da onların bu rahat hallerini görmekten hoşlanıyorum.


Neyse gelelim Hermanna. Aslında okuyorlarsa Şenizim ve Özlemcim kim olduğunu bir kerede tahmin etmiş ve gülümsüyorlardır. Kısaca şöyle desem olacak bürokratik işlerde çalışan için Obama ile, bilgi teknolojilerinde çalışan için Bill Gates ile karşılıklı öğlen yemeği yedim demek ne demekse Hermann ile karşılıklı yemek yemek o demek benim konumda çalışanlar için. Geldiğimiz gece iş arkadaşlarımın fısırdayarak karşıdan gösterdikleri işte bu o dedikleri, bir barda gördüğü öğrencileri ile konuşurken saatlerce ayakta durup yanlarına oturmaması üzerine asla öğrencilerinin seviyesi inmez geyiklerinin yapıldığı, son on senede okuduğum her üç makaleden ikisinde ismi geçen, tez hocamın deyimiyle Almanlara göre bile çok soğuk bir adam Hermann. Ocak gibi çalıştığım yere gelecek. Beni şimdiden almıştı tasası. O adamla aynı havayı solumaya bile cesaret edemem ben diye...

Ama noldu....Öğlen yemeğinde yüz kişilik grubun içinde buldu buldu benim karşımı buldu oturacak. Gelirken bardağım olmadığını görüp bir de bardak getirdi bana. Sonra hiç konuşmadı benimle. Yandakilerle beraber Almancaya geçiş yapıp benim yeni gelin gibi süzülmeme sebep oldu. Hıh dedim. İnsan bir laf atar. Demek tez hocam haklıymış dememe kalmadı. Yandakiler masadan meyve almak için kalkınca "özür dilerim" (Bendeki iç tepki: hönkkk. Ne özürü. Eşekliğin büyüğü bende senle tanışacağım aklımın ucundan geçse Almancayı çoktan yalayıp yutmuştum) "Almanca konuşmak daha kolayıma geliyor daha hızlı konuşuyorum" dedi. Sonra standard muhabbet başladı. Nereden geldin ne çalışıyorsun derken iki üç kelam etme şerefini bahşetti bana. Öyle soğuk bir adam da değilmiş kendileri gayet şakacı olabiliyor arzu ettiğinde. Yine önyargı kurbanı olmuşum.

Bunu yarı şaka yarı ciddi anlattığım iş arkadaşım eee İlknur Hermannla yemek yediniz ne değişti hayatında dedi. Artık iki katı fazla mı makale yazacaksın. Yok dedim. Özgeçmişime koyacağım. Hermannla yemek yedim diye. Hatta benimle üç cümle de konuştu. Hiç ihtiyacım yok artık makale yayınlamaya falan. Bu da kariyer hayatımın dönüm noktası olarak burada yazılı kalsın. Oğlum duy annen Hermannla yemek yedi :))))

8 Ekim 2009 Perşembe

Türkiye Malezya olur mu?

Geçen yıl mı tam hatırlamıyorum. Türkiyede çılgın bir tartışma vardı. Malezya mı oluyoruz diye? Daha önce de İran olur mu? Arabistan olur mu? Eyvah Küçük Amerika mı oluyoruz? şeklinde tartıştığımız gibi. Tartışılan da sürekli o ülkenin bizim ülkemizden kötü yönleriydi. Yönetimi yaşamı falan filan derken. Geçen gün işyerine Malezyadan bir profesör geldi ve bilgisayarlı çeviri ile ilgili bir konuşma yaptı ve geliştirdikleri aracı tanıttı. Konuşmasının başında da öyle bir söz etti ki olayın geri kalanını bunu düşünmekten doğru düzgün dinleyemedim desem yeri. Neden bilgisayarlı çeviri için bir araç geliştirdiklerini açıklarken dedi ki "Doğal dilimizi koruma politikamız çerçevesinde tüm İngilizce kitapları Malezya diline çeviriyoruz.". Ben ilk cümlede takıldım kaldım. Beğenmediğimiz Malezyanın bir doğal dili koruma politikası var. Bunun için sağlam bir para ayırmış ve üniversitelerde bu işle çalışan gruplar kurmuşlar. Biz de var mı doğal dili koruma politikası? Sanmıyorum varsa bile kendilerinden başka kimsenin haberi yok ki benden bir iki nesil alttaki gençlik gnçtrkcll gençliği oldu. Artık nasılsınız demek yok nbr var. Lokanta kelimesi sadece esnaf lokantaları için kullanılıyor geri kalanların hepsi restaurant oldu. Berber mi dedin o ne ki? Artık hepimiz kuaförüz. İndirim yazmak zor geldiğinden dükkanların önüne Sale diye yazı asıyoruz. Geri çevirmek, kabul etmemek o kadar saçma bir kelime ki iki kırık İngilizce bilen "refuse etti" diye konuşuyor. Mahallenin bakkalının bile dükkana nasıl bir İngilizce isim bulsam diye uykuları kaçıyor. Maşallah Türkçe dediğin yarı Arapça-Farsça yarı İngilizce-Fransızca bir dilmiş haberim yok. Dediğim gibi birilerinin Türkçe için bir koruma politikası varsa bile kimsenin haberi yok.


Türkiyede bir olumsuzluk havası var. Hep başkalarının kötülerini görüp biz onlardan iyiyiz diye böbürlenip durmak neden? Biz iyiyiz süperiz şahaneyiz. Hiç eksiğimiz yok hatta fazlamız var. Bak bakalım ülkene alıp ta kullanabileceğin hiç mi iyi yanı yok dünyanın onlarca ülkesinde. Al kullan daha iyi ol.


Türkiye Malezya olsun. Dilini korusun.


Türkiye İran olsun. Sineması dünyaca ünlü olsun.


Türkiye Fransa olsun. Dışarıda sular seller de aksa insanlar parmak arası terliklerini giyip çıkabilsinler. Pazar günü alışveriş merkezleri bile kapalı olsun. O gün herkes dinlensin.

Türkiye Amerika olsun. Özel araştırma merkezleri kurulsun. Araştırma geliştirmeye dünyanın parası yatırılsın.

Türkiye Rusya olsun. Bir kere de buz patenidir jimnastiktir gibi oyunlara sporcu yetiştirsin. Olimpiyat oyuncusunu bile ithal etmesin.


Türkiye kendi eksiklerini görmeyi bilsin herşeyden önce. Farkındayım eksik görmek zor iş. Göreceksin düşüneceksin çözüm üretip çalışmaya çalışacaksın falan. Diğer türlüsü kolay ama nereye kadar....

6 Ekim 2009 Salı

Bir dakikada neler yapılabilir?

Annemler geldi şükür çok şükür. Onların gelmesiyle blog aleminden koptum o oldu. Akşam eve gelince konuşacak insan olunca haftasonları da onları gezdirme bahanesiyle dışarı çıkınca vallahi vakit kalmıyor iki satır yazı yazmaya.

Ahmet beyler komik bir şey oldu çıktı. Çok eğleniyor anneanne ve dedesiyle. Arkamdan ağlayan çocuk artık umursamıyor bile evden çıkıp gitmemi. İnanılmaz bir hareketlenme dönemindeyiz. Saniye yerinde durmuyor. Babam gidince annemin tek başına nasıl başa çıkacağını düşünüp duruyoruz şimdiden. Bizdeki durumların şimdilik kısa özeti budur.

Bunu 10 gün kadar önce çekmiştim. İşte tanıştığım sekiz aylık oğlu olan Hollandalı arkadaşım beni haftasonu parka davet etti. Gel oğlanları tanıştıralım diye. Sosyalleşeceğiz diye pek sevindik fakat iki saatlik gezimizin bir yarısında Ulis diğer yarısında Ahmet beyler uyuduğu için çocuklar pek kaynaşamadı ama biz uzun uzun lafladık. Anne dünyanın her yerinde anneymiş. Bu kadar mı ortak konu ve dert olur şaştım kaldım. Bu sohbeti ben Türkiyede sekiz aylık oğlu olan her arkadaşımla yapabilirdim. En kısa zamanda tekrarlarız diye sözleşip ayrıldık. Bana ilaç gibi geldi. Üstümdeki ölü toprağını attım o gün. Videomuzda sosyalleşmeye giderken tren istasyonunda bekleme esnasında çekildi. Oğlum artık rutine bağladı bunu. Kışa ne halt edeceğiz diye düşünmeden duramıyorum.