Daisypath Happy Birthday tickers
Lilypie Second Birthday tickers

9 Mayıs 2010 Pazar

Ahmed beylerden son inciler

Anneanne, teyze ya da dede -Senin adın ne?
Ahmed: Ameee

A, T, D: Nereye gittik biz bugün?
Ahmed: Dada
A, T, D: Ne yaptık orada?
Ahmed: Haydaaaaa (salıncakta sallanma efekti :) )
A, T, D: Ne vardı parkta?
Ahmed: hov(köpek)
A, T, D: Başka?
Ahmed: miam (kedi)
A, T, D: Ne yapmaya gitti kedi arabanın altına?
Ahmed: nennii

Bugün bisiklet almaya gitmeden önce;

A, T, D: Bugün ne alacağız Ahmed?
Ahmed: Bıba
A, T, D: Nereden alacağız bisikleti ?
Ahmed: Bıbacı

Bisiklet alındıktan sonra;

A, T, D: Ne aldık biz bugün?
Ahmed: Bıba
A, T, D: Ne var bisikletin önünde?
Ahmed: Dıga (at)


A: Nereye gitmiş dede?
Ahmed: Amin
A: Nasıl amin yapıyor dede?
Ahmed: (Eller önde avuç içleri kendine bakacak şekilde birleştirilir.)

Bu aralar favori kelimlerden biri bu? Ezan okunur, amin. Cami önünden geçerler amin. Anneanne gezmeye gitmek için başörtüsünü takar, ona da amin :)

Bir de gözümle görmesem asla inanmayacağım bir düzenbazlık huyu çıkmış. Anneanne rahatla mutfakta iş yapsın diye paşamzade dedesine emanet edilir. Bir odada kapı kapalı olarak orada kalmaları gerekmektedir ki kendisinin mutfak uzak tutulması icap edilir. Kendisi eskaza mutfağa girdiğinde ilk iş anneannenin daha geçen sene özene bezene değiştirdiği bulaşık makinasının kapağını yakalayıp pat diye vurmaktadır. Yetmez derin dondurucusu altta bulunan buzdolabının kapağını açar ve anneannenin azarından kaçabilmek için açık olarak bırakıp kaçar. Eğer anneanne hoşgörüp tekrar mutfağa girmesine izin verirse bu sefer fırına musallat olur. Onun kapağını indirir hoyratça. Ocakta yemek varken birşey olacak diye anneanne korktuğu için dede ile odada kalması gerekmektedir yani. Velakin kiminle dans ettiğini bilmeyen saf dedeye önce bbbbuu bbbuu denilerek su isteği belirtilir. Dedenin suyu almaya çıkmasıyla ışık hızıyla mutfağa koşulur. Dede toparlayıp getirir. Yine su ister, suyu yanında olduğu için dede verir ama içmez. Bu sefer el başa vurularak dedenin şapkasının istediğini belirtir. Dede yine aynı saf duygularla odadan çıkıp şapkayı getirmeye çıktığında yine mutfağa kaçar. Bu iş bir kaç defa tekrarlandığında dedede jeton ancak düşer. Ahmed bey bildiği iki numarayla dedesinin o kapıyı açması için bunları yapmaktadır. Hadi gel de çocukların masum olduğuna inan :) Daha 1.5 yaşında bunları akıl edebiliyorlarsa ileride ne olacak meraktayım.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Bebekler :)

Dört farklı ülke, dört farklı kültür, dört bebek ve bir yıl. Ve bir belgesel. Tanıtımına bayıldım. Ben burada aramaya başlayacağım. Bulamazsam da bulan biri insanlık namına bana haber versin :)

http://www.youtube.com/watch?v=1vupEpNjCuY&feature=related

http://www.youtube.com/watch?v=FVzTJX-VWZs

6 Mayıs 2010 Perşembe

Bu anneler gününde...

Özgür, Acalya, kuzunun annesi, pratik anne ve en son sarıçizmeli yazdı. Belki benim bilmediğim bir çok blogda da yazıldı ama ben de bahsetmek istiyorum. Çoğumuz Nehiri ve verdiği inanılmaz mücadeleyi biliyorduk. Nehirimiz tekrar bir mücadeleye başladı ve Allahın izni ile bunu da başaracak.

Anne-baba manevi bir yükün altındalar. Onlar blogların da çokça yazmasalar da bu işin bir de ağır bir maddi tarafı var. O yüzden bu anneler gününde annelerinize belki de ihtiyaçları olmayan bir hediye vereceğinize deyin ki "Anne bu yıl sana, bir annenin omuzlarındaki ağır yükü bir nebze de olsa hafifletme çabası" hediye ediyorum.

Nehir yine sağlıklı ve mutlu olsun diye, anne-baba ve ablasıyla upuzun bir ömür geçirsin diye, o çok sevdiği sütlacı ağız tadıyla doya doya yesin diye. Bu yıl ki hediyeniz Nehire olsun. Kendi küçük, mücadelesi büyük bu güzelden dualarınızı da esirgemeyin.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Haftasonu Aktivitesi - Cineaqua

Aslında buraya gideli bir aydan uzun süre oldu ama bir türlü yazamadım. Eyfel kulesinin çaprazındaTrocadero denilen yerde Cineaqua. Sanırım bizim Turkuazoonun büyükbabalarından biri. Kaç yılında yapıldığını bulamadım ama epey bir ömrü olsa gerek o kadar merkezi yerde olduğuna göre. Giriş ücreti tam esnaf işi 19.50 euro. 20 değil yani gözünüz korkmasın :) Üç yaşının altındaki çocuklara ücretsiz.




Genel izlenimim açıkçası hayal kırıklığı. Birincisi çok küçük bir yer ve eğer kısa süreli turistseniz hiç ama hiç gerek yok. Çok aheste gezmeme rağmen bir buçuk saatte kendimi dışarıda buldum Ama Pariste yaşayıpta çoluğu çocuğu olana farklı bir haftasonu eğlencesi olabilir. Birincisi içerdeki deniz canlılarının türleri çok çok az. Koca akvaryumda bir tek tane ahtapot, bir yengeç olmaz mı? Yoktu. Sadece bir tür deniz anası görebildim. Aşağıdaki manzaraya bayıldım fakat, görüntü muhteşemdi.



Bu balıkları hayatımda ilk defa görüyorum. Çok güzeldiler. Hayatımın ilk deniz atını da böylelikle görmüş oldum. Biraz utangaç çıktılar. Yeşilliklerin arkasına saklanıp duruyorlardı. Öne çıktığında zor yakalayıp resmini çekebildim.



Aslında ben buraya niye geldim. Vahşi köpek balığı göreceğim diye. Çıka çıka levrek irisi üç beş balık gördüm. Onlarda pır pır döneştikleri için doğru düzgün resimlerini bile çekemedim. Buradaki gariplik akvaryuma değil gayet şahsıma ait. Ne bekliyordum ki büyük köpek balığının rahatça hareket edebileceği bir akvaryumu kurmak mümkün mü? Velakin reklamlarında koca koca köpek balıklarını görünce ben farklı kurmuşum kafamda.






Bunlarda da küçük larvalar vardı.





Her akvaryumun vazgeçilmezleri kayıp balık Nemolar :)



Adındaki "cine" kelimesinin hakkını vermek için sanırım içeride bir deli kızın çeyizi havası vardı. Ne ararsan var ama azar azar. Denizler altına 20000 fersah konulu bir görüntü.



Burası Touch Pool diye bir alan. Çocukların suyla oynamasına ve balıkları ellemelerine izin veriliyor.



Burada çocuklar belirli kalıpları kullanarak beyaz bir duvar üzerine balık resimleri yapıyorlardı.



Burasını anladıysam ne olayım bilmiyorum. Tamam çocuk eğlendirmek için süper de akvaryumda işi ne? Arkada bir dinazor kovalıyor önde çocuklar eğlene eğlene kaçışıyorlar. İçeride ayrıca üç sinema salonu vardı. Bunlardan birinde köpek balıkları ile ilgili bir film, diğer ikisinde normal sinema filmleri vardı. Ben oradayken Asterix Kleopatraya karşı filmi gösteriliyordu.





Burası yine "cine" adının hakkını vermek için yapılmış. Filmlerde kullanılan aksesuar, kostüm tarzı üç beş bir şey vardı.




Bu gladyatör filminde kullanılan kostümlerden biriymiş. Doğan görünümlü şahin misali, metal görünümlü sert plastikten yapılmaymış.



Yani sonuç olarak, Pariste çok vakit öldürülecek bir yer değil. Bir buçuk saat oradan buradan bağlantısız üç beş bir şey görüyorsunuz. Gitmedim ama benim resimlerinden gördüğüm Turkuazoo biraz da yeni yapılmasının etkisi ile buradan çok daha güzel olmuş.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Buyur buradan yak...

Yalnız ve diline yabancı olduğum bir ülkede vakit geçirmenin bana bir faydası olduysa o da yıllardır kitap okumaya ayıramadığım vakti bulmam. Mutlu muyum bu duruma? Hayır, hiç değilim hem de; ama faydalı mı? Evet. Yine de Türkiyeye dönünce vakitsizlikten kitap okuyamadığım zamanlarda, eskiden kurduğum "Allahım şöyle gönlümce bir kitabı okuyamayacak mıyım ben?" cümlesini "Allahım sana şükürler olsun ki kitap okumaya ayıracak vakit bulamıyorum" olarak değiştireceğim.

Neyse kitapları kesintisiz okumayı becerince bir kitabın iyi mi kötü mü olduğunu daha ayırmaya başladım galiba. Mesela Kayıp Sembolden sonra Dan Brown benim için bitmiştir. Bir daha bir kitabını almadan evvel kırk defa düşürüm. Hatta düşünmem büyük ihtmalle almam. 200 sayfada anlatılacak hikayeyi Masonluk reklamı yapacağım diye 500 sayfaya yaymayı başarmış, okuyanı nasıl bayarım acep diye çok uğraşmış ve başarmışta. Kitabın sonuna doğru Robert Langdonın kapalı bir yerde kaldığı ve öleceğini düşündüğü yerde ne olur ölsün de bitsin bu çile diye dualar ettim ama elbette esas oğlanlar romanlarda asla ölmezler di mi?

Bu aralar yazarların çoğunda buna benzer bir yaklaşım görüyorum. Bir kitap yazayım bir sürü satsın paraya para demeyeyim ama bununla da kalmasın. Öyle bir kurgulayayım ki bir de sinema filmi çekilsin oradan da parayı götüreyim. Kayıp sembolün bende yarattığı etki budur işte. Bir şey çok popülerleşti mi kaçacakmışım ondan. Benzer sebeblerle Grange da Kolonideki performansı ile benden vetoyu yemiştir. Bir sonraki kitabı için hala umut vaadetmektedir ama yine de temkinli davranırım.

Neyse son okuduklarımdan hikayesini fena bulmadığım Ölümcül (Michael Palmer) beni başka yönü ile çekti. Kitaptan kısa kısa alıntılayacak olursam;

"Gittikçe küçülen bir dünyada, hızla yayılan salgın hastalıklara karşı yine aynı hızla geliştirilen ilaçlara ne kadar güvenebiliriz? Birbirleriyle etkileşimleri uzun vadede denenmemiş karma aşılar hakkında bildiklerimiz yeterli mi? Aşıların çok az çocukta yan etki yaratıyor olmaları ilaç sanayine ve doktorlara güvenmemizi haklı kılıyor mu?" (Arka kapak)

"Okuduğum bazı makalelerde, çocuklarımıza yaptırdığımız aşıların sayısı arttıkça diyabet, astım, multipl skleroz gibi bağışıklık sistemiyle ilintili hastalıklarda görülen artışın ne kadar korkutucu boyuta geldiğini görüyorum" (sf 119)

"Ancak tıp biliminde tedavinin temeli her zaman risk/getiri oranına dayandırılır. Aşıların bazı çocuklarda şiddetli yan etkiler yarattığı gerçeğini kimse inkar edemez" (sf 194)

"Bilimsel bir süreçte böyle kestirme bir yolu seçmek şu ana kadar bize bir zarar vermiş midir? Aşılanma oranları tırmanışa geçtiğinden beri astım, alejiler ve doğuştan şeker gibi bağışıklık sistemi hastalıklarında ve otizm öğrenme bozuklukları gibi henüz bağışıklık sistemiyle bağlantısının tam anlamıyla tespit edilemediği diğer bazı hastalıklarda ciddi artışlar gözlenmektedir. Arada bir bağlantı var mıdır? Aşılar bazı hallerde vücudun bağışıklık sisteminin gelişmesine engel olabiliyor mu? Bu aşılar üzerinde uzun süreli, çifte körlemesine testler yapılmadığı sürece bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz belki de." (sf 223)

"Peki ya bu aşılar yüzünden civaya maruz kalan milyarlarca çocuğa ne olacak? Peki ya otizm? Felçler, beynin kalıcı hasar alması ve zamansız ölümler? Astım, öğrenme bozuklukları ve hiperaktiviteye ne olacak?" (sf 372)

Bu kitap bir polisiye macera romanı. Yani içinde yazılanları bilimsel referans alacak halim yok ama yukarıda alıntıladığım şeyler gerçekten var olan sorunlar ve kaygılar. Aşıların bir çok hastalığı önlediği bir gerçek fakat bunlarla igili detaylı ve uzun çalışmalar, bağımsız olarak yapılamıyorsa kaybedilen her çocukta büyük bir kayıp değil midir? Hele de bir çok yerde ilaç sanayinin bilimsel araştırmalara kaynak sağladığı düşünülünce ne kadar bağımsız ve tarafsız araştırmalar yapılıyor merak ediyor insan.

Kışın başında domuz gribi aşısı için çok ama çok düşünmüştüm. Daha doğrusu hepimiz düşündük. Bazılarımız yaptırmaya karar verdi, bazılarımız yaptırmamaya. O zaman bu konuda hakkında yazmak istememiştim. Çünkü benim bilgim çok kısıtlı ve yaptığım şey ile başkalarını etkilemek istemiyordum. Aslında bu kararı vermemde ilk sebep aşıya olan güvensizliğimden ziyade Ahmedin bağışıklık sistemine çok müdahale etmemekti. Edirnede olacaktı. Yani kıyasla küçük bir şehirde kısıtlı bir ortamda vaktini geçirecekti. Çok çocuk görmeyecekti. Bünyesinin kuvvetli değilse de yeterli olduğuna inandım hep. Her gıda grubundan dengeli beslendiği için Allah korusun böyle bir hastalığa yakalansa bile başa çıkabileceğini düşündüm. Ondan yaptırmadık. Çok şükür grip bile olmadı ama baharda fena çarpıldı o ayrı :) Nefret etsem de antibiyotik kullanmak zorunda kaldık.

Aşıyı yaptırıp yaptırmama konusunda genel kaygılar civa yönündeydi fakat şimdi düşünüyorum da sanki civa işin en küçük kısmıymış galiba. İçindeki bileşenlerinin uzun süreli olarak deneklerde test edilip sonuçlarının görülmesi daha önemliymiş diye düşünüyorum.

Diğer yandan da özel olduğu için rotavirüs aşısını ihmal eden bir kaç tanıdığımın bebeğinin rota virüsünü kaptıklarını ve çok azaplı bir hafta on gün geçirdiklerini de duyup iyi ki ihmal etmemişiz diye geçirmiştim içimden. Kafa karıştırıcı bir durum, bilgiler yetersiz. Bir yanda çocukken geçirip onu çok hırpalayacak belki kalıcı hasar bırakabilecek hastalıklar riski diğer yanda belirli bir yaştan sonra ortaya çıkacak ömrü billah onunla kalma ihtimali olan astım diyabet gibi hastalıklar riski. Ne zor bazı şeylere karar vermek aslında.

Şimdi düşünüyorum Ahmed doğar doğmaz Hepatit B aşısı yapılmıştı. Bir günlük bebeğin eti ne budu ne. Ya o aşı onda bir yan etki yapsaydı? Bugün Nurturiada okudum, geçen gün de başka bir forumda okumuştum. Yurtdışında doktorlar verem aşısına karşıymışlar. Zararının yararından çok olduğuna inandıkları için yapılmıyormuş. Bizde standart, istemiyorum deme şansınız yok. Devlet peşinize düşüyor neden yaptırmadınız diye? Bilmiyorum gerçekten çocuklarımızın bağışıklık sistemine bu kadar müdahele etmeye gerek var mı? Ahmedte çokta farkında değildim araştırmamıştım. Şimdi biraz okumaya çalışıyorum ve ikinci bir bebeğim olursa Ahmed gibi onu da hevesle hastaneye aşı için götürebilecek miyim merak ediyorum. Paranoyak annenin stres listesine bir de bu eklendi tam oldu.