Daisypath Happy Birthday tickers
Lilypie Second Birthday tickers

26 Nisan 2009 Pazar

Yarı yaşın kutlu olsun oğlum....

Bugün 6 aylık doktor kontrolüne götürdük seni önce. Herşey normal bildiğimiz gibi devam. Ardından babacığınla beraber küçük bir kutlama yemeği arkasından kutlama tatlısı yedik. Sen dışarıda anne babayla çok ama çok mutlusun. Biz de sana bakıp bakıp mutluluktan sarhoş oluyoruz. Söyleyince ne kadar uzun geliyor 6 ay ama bana 6 dakika, 6 saniye gibi geliyor. Seninle geçirdiğimiz vakitlere doyamıyoruz. Her anı beynime kazıyayım hiçbirini unutmayayım diyorum ama hep aklımdan uçuyorlar. Çok üzülüyorum. Bu güzel günleri bir yere hapsedemediğim için.


Bize o kadar iyi geldin ki. Sessiz evimizi neşelendirdin, renklendirdin. Babanla ağız tadıyla bir kavga edemez olduk sayende. Sen gelmeden önce babanla konuşurduk, ben onunla hep oyun oynayacağım terbiye etmek için bir anne bulmak gerek derdim. Bakıyorum baban da kaptırdı kendini. Şimdi bir anne bir de baba arıyoruz, bizleri büyütsün diye. Seninle hayatı tekrar öğreniyoruz biz. Zaman yavaş aksın, seninle geçirdiğimiz dakikalar hiç bitmesin ve biz bu oyunun içinde hep kalalım istiyoruz. Biz seni çok ama çok seviyoruz.


Sen geldiğinden beri güneş daha mı parlak, gökyüzü daha mı mavi, hayat daha mı pembe ne. Bana, babana, anneannene, dedene, teyzene hepimize çok iyi geldin bebeğim. İyi ki geldin. İyi ki Allah senin kadar güzel bir bebeği bize emanet etti. Her gün, her dakika sana her baktığımda bunun için şükrediyorum.

22 Nisan 2009 Çarşamba

Ek gıdasallar


Bir önceki yazıya yazdım az biraz ama burada detaylı gireyim diyorum şu ek gıda meselesine. Kaç ay boyunca kuzuyu memeye dayayıp hem sakinleştirmeye hem de doyurmaya alışmış bünye için ek gıda hazırlamak başlı başına bir mesele. Psikopat annelik genleri burada da hortluyor. Herşeyin tazesi olsun, katkısızı olsun, organiği olsun, kıl olsun tüy olsun derken kafaya takılacak yeni bir mesele daha çıktı.

Doktorlar kilo alımı iyi olan bebeklere ek gıdayı 6. aydan sonra öneriyorlar aslında. Velakin bizim geleneksel tayfa, beni o saatten sonra o kadar sıvı beslenmeye alışan bebeğin katılarda arıza çıkaracağına ikna etti ki biz 4.5 aylıkken denemelere başladık. Dediklerine göre bebeğe 40 günlükten sonra başlayacakmışsın tattırmaya herşeyden ki erkenden tat bilsin. 40 gün olayı abartı olmakla beraber herşeyi tattırma olayına beni ikna ettiler. Mantıklı geldi açıkçası, bir de parmak ucuyla verdiğin kırıntıdan fayda görmesen bile zarar da görmezsin elbet.

Biz neler yaptık peki. İlk önce elma suyu ile başladık. 2-3 çay kaşığı ile. Sonra miktarı azar azar arttırdık. 3-4 gün sonra armuda geçtik, onu da aynı şekilde verdik. toplamda bir hafta on günün sonunda artık pürelere geçmeye başladık. Yarım elma ya da armut püresi bizim şimdiki ölçümüz. Maşallah bütün kitaplar neler ile başlanıp ne yapılacağını yazmışlar ama sonunda ulaşılması gereken ölçüt çoğunda yok. Yani yarım elma püresi bizim kuzunun bir porsiyon meyve ihtiyacını karşılıyor mu bilmiyorum? Gidince doktora soracağım. Elma ve armudu dönüşümlü veriyorum. Bazı günler de ona çeyrek elma çeyrek armut karışımı veriyorum. Bazen anne sütüyle yumuşatılmış muz veriyorum ama üç ince dilim. Zaten kakasını seyrek yapmaktan sabıkalı. Bir kaç defadır da babasının getirdiği hurmalardan veriyorum. Tepkileri çok farklı oluyor. Kimi gün çok güzel daha kaşığı görür görmez ağzını açmalar, kimi zaman ise kira ister gibi o küçücük ağzı bir milim açıp benim kaşığı oradan sokmamı beklemeler. Sıkılınca kaşığa kaseye saldırmalar.

5. ayının başında ise yoğurt vermeye başladık. Günlük sütten mayalıyorum. Ona da az miktar ile başladık, ben en son tepeleme 3 tatlı kaşığına çıkardım ama Ahmet beyler çıkamadılar. Ne yaparsam yapayım yoğurdu reddediyor. Çok acıkmasını bekliyorum yine de sevmedi. İlk 2-3 kaşıkta mesele yok ama 4.yü verirken ıkınma sıkınma hareketleri, 5.de mızırdanmalar, 6. ise ağlama başlıyor. Kafa sağa sola atılıyor ve o noktada kesiyorum. Israr etmenin ona yeni teknikler öğretmekten başka bir işe yaramayacağını bildiğimden. En sonunda çözümü bir çay kaşığı pekmez eklemek te buldum. Yoğurda o kadar direnen çocuk bu ilginç karışımı yalana yalana yedi. Sayesinde babasıyla ben afiyetle ev yoğurdu yiyiyoruz. Ne zamandır bu kadar lezzetli yoğurt yememişim ben, bize yarıyor bu ek gıdalar.

5.5 aylık olduğunda ise çorbalara başladım. Tamemen kitaplardan gidiyorum. İlk iki gün havuç patates suyuna irmik katılarak pişirilen çorbamsının suyu. Daha sonra bu sebzelerin püresi. İlk haftadan sonra irmiği kırık pirince çevirdim. Ve yeni sebzeler ekledim. Önce kabak ekledim, iki gün sonra da brokoli. Çorba da yoğurt ile aynı tepkiyi alıyor maalesef. 4. kaşıktan sonra istemem ben hareketleri başlıyor. İçine bir tatlı kaşığı zeytin yağı koyuyordum onu kestim biraz yer gibi oldu ama çok küçük bir kaseyi bile bitirmiyor. O kadar uğraş çaba sonuç sıfır, onu da akşamına soğan kavurup içine salça katıp babasıyla biz yiyiyoruz atılmasın diye. Çorbanın içine de pekmez katacak halim yok ya!! Yine de bir çözümü olmalı. Anne sütü mü karıştırsam çok az.

Miktarlar çok az tabi şimdilik 50-60 cc falan yedikleri arttırmak lazım ama nasıl? Yedikten sonra hemen anne sütü takviyesi yapıyoruz. Yoğurt ve çorbanın ardından. Meyve ise ara öğün tadında iki emzirmenin arasında.

Ve dünün bombası muhallebi. Dün anne bazı işleri halletmek için Taksime kadar uzandı. Bu arada kuzuya babacığı baktı ve 10 puan verdim kendine :) Babası beslesin diye bir iki gündür azar azar süt sağıp biriktiriyordum. Tabi ben Ahmet Beylerden süt çaldığım için gece uyanmalarını arttırdım ama mecburdum :( Ben yokken biberondan içmeyi reddetmiş, 40 cc bir şey zorla içirmiş babası, Çaresiz, içmiyor bu ama diye dertlenip aradı. Aç değil demekki ısrar etme deyince benim sütler kaldı. Tekrar donduramayacağım için ne yapayım diye aldı beni bir düşünce. Muhallebi hazır mama ile hazırlandığı için yapmıyordum. Gıda mühendisi teyze hazır herşeyden uzak tutmaya çalışıyor bizi. İnek sütü de yasak. Neyse cin fikir geldi dedi anne sütünden yap madem muhallebiyi... Okudum ettim tarifleri ama ikna olmayınca kendi yolumu buldum, 100 ml süte 1.5 tatlı kaşığı pirinç ununu karıştırdım. Boza kıvamında olmalı diyor kitaplar ama benimki daha sulu oldu. Fakat acayip bir koku var. Daha önce okumuştum Pratik Anne'den hemen aklıma geldi. Anne sütü ısıtılınca kötü bir koku veriyor maalesef. Neyse onun da içine karıştırdık bir çay kaşığı pekmez. Yoğurdunun yerine muhallebi vermiş oldum böylece. Sonuç onu da öyle bir iştahla yedi ki maşallah kuzuya..

Sonra bugün araştırdım biraz, internette bir doktoru okudum anne sütünün pişirilmemesi gerektiğini ama su ve pirinç unu ile hazırlanan muhallebiye sonradan katılabileceğini yazmış. Bundan sonra olur da süt falan kalırsa yine benim uzakta olduğum bir zamandan, bu sefer öyle yapacağım. Kokuyu engellemiş olurum pekmeze de gerek kalmaz. Bu anne sütüyle inek sütü ne farklı şeylermiş. Dışarıdan bakınca hepsi süt işte diyorsun ama bak inek sütünü kaynatsak ta bir şey olmuyor.

Sırada kahvaltılar var. 6. ayı bitirsin onlara da başlayacağım yavaştan. Bakalım o zaman ne maceralar yaşayacağız.

Not: Bu yazıyı da tam bir haftada yazmışım. Kendi rekoruma koşuyorum :)

15 Nisan 2009 Çarşamba

Veee yaramazlıklar başlar

Oyun halısıyla kavgalar edilir. Her vurduğunda şarkı çalan ayna, vurma ve yalama manyağı yapılır, itinayla.


Mutfağa giderken oyun halısının ortasına sırt üstü bırakılmış olan küçük adam 5 dakika sonra koltuğun altında bulunur.


Bundan sonra Allah anneye yardım etsin. Her geçen gün zorlaşıyor mu bu annelik ne? Ek gıdasalları bir yandan, hareketlenmeler bir yandan...

13 Nisan 2009 Pazartesi

Güzel bir gün

Yazmayalı 10 gün olmuş ama neler neler birikmiş. Bende yazacak şey çok ama vakit yok diye yazmayı geçiktirdikçe işin içinden çıkılmaz bir hal aldı. Yine elden geldiğince herşeyi yazmak lazım.


* Öncelikle artık evimize döndük. Ahmet bey de o kadar alışmış ki anneanne-dede-teyze birlikteliğine, eve geldiğimizden beri yüzünde hep aynı şaşkınlık ifadesi. Her yeri inceliyor dikkatli dikkatli, "nereye geldik, beni eğlendiren onca insan nereye gitti ki" diye bakıyor sanki. Ben de eve yerleşmeye çalışma çabalarından onunla çok ilgilenemediğim için sürekli ağlıyor. Yanında insan kalmasına o kadar alışmış ki bir an için bile gözden kaybetmek istemiyor, hep yanında durup onunla konuşulmasını bekliyor. Uyumuyor, rutin hak getire zaten de, düzensiz de uyusa razıyım ama o bile yok. Gündüz 1-2 saatten çok uyumuyor. E tamam akşama yorgun olur da erken/çabuk uyur diye bekliyorum o da yok. Akşamları da uyumaya direniyor. Tekrar düzene girmemiz ne kadar sürecek bilmiyorum.



Edirnede son gün süper geçti şansımıza hava güzeldi onun için gezip dolaştık. Yıllarca bir şehirde yaşayıp ta önemli yerlerinde insanın çekilmiş bir resmi olmaz mı? olmazmış bunu farkettim. Mesela Selemiye Camiine de en son ne zaman gittim hatırlamıyorum. İnsan içinde yaşadığı şehrin değerlerini bilemiyor vesselam. Hep elimin altında psikolojisinden herhalde.


Bu yüzden, bu sefer niyet ettik resimlenmeye.. Karaağaçta Tunca nehrinin üzerinde huyu huyuma boyu boyuma(bu boy olayı bende kompleks mi yapmış ne?) denk eşimle bol bol resim çekildik.



Eski tren istasyonunda bütün buralar bizim!!!! pozları verdik.

* Eve gelişimizin ikinci günü kapımız çalındı ve belediyeden görevliler bir broşür ile bir poşet bıraktılar. Belediyemiz Gebze geri kazanım projesi diye bir proje başlatmış. Kağıt, karton, plastik, cam ve metalleri geri kazandırmak için verdikleri poşette biriktirmemi gelip alacaklarını söylediler. Çok mutlu oldum belediyenin böyle bir konuyla ilgili çalışma yapmasına. Geleceğimiz, çocuklarımızın geleceği büyük tehdit altında ve biz bir şeyler yapmadığımız her gün onlardan hayatlarını çalıyoruz. Onun için çok heyecanlandım. Her gün poşetime bir şeyler dolduruyorum, hatta doldu da taşıyor bile şu anda. Yarın gelip aldıklarında yeni bir poşet daha isteyip tekrar gelip gelmeyeceklerini soracağım. Seçimlerin hemen ardından nasıl olsa beş yıl vaktimiz var diye boşlamadıkları ve bu kadar önemli bir konuda çalışma yaptıkları için Gebze belediyesine bir alkış, yıllardır düzeltemedikleri yollar için affettim gitti onları :P

* Bu sefer hep olumsuz şeyler yazıyorum, Ahmet beyin dedikodusunu yaparmış gibi oluyor ama bu aralar direndiği ikinci mevzuda şu puset meselesi. Onda da oturmaya direniyor. Zaten alırken 6 aya kadar kullanır dedikleri portbebemizi üç ay bile kullanamadık. Sanırım oto koltuğunun da kaderi böyle olacak, onu da 1.5 yıl kullanırsınız dediler ama 6 ayı bitirsek yetecek gibi.
Ben oğlana oturma denemeleri yaptırınca oturmanın daha eğlenceli bir şey olduğunu mu anladı nedir, uzun süre pusette tutmak mümkün olmuyor. Eh ayı gereği kilosu da az olmadığından, yanımda kim varsa dönüşümlü olarak kucakta taşıdığımız da oluyor ama bu olaya bir dur demek lazım. Bu kadar aylık çocuk ta nasıl korkutulur bilmediğimden bir şey yapamıyorum. Bak ya orada otur ya da eve gideceğiz desem, hay hay diyecek çünkü daha attanın tadını almadı :) Dışarı çıkmak onun için hareket kısıtı demek. Pusette kemer bağlı, sadece bir oyuncak var, dönemiyorum, ayağıma da tutamıyorum, anne yanıma da yatmıyor .... v.b.



* Bu haftasonu, babasıyla ayrılığın acısını çıkartmak için çok güzel bir Cumartesi planı yaptık. Sağolsun doğal çalar saatimiz bizi tam vaktinde kaldırdığı için de planımız çok güzel gitti. Ayrıca küçük çalar saatimiz tüm gün hiç anne-babayı üzmediği için kocaman bir alkışı da haketti.
Sabah 7 gibi uyanıp hazırlanıp doğru Çamlıca'ya gittik. Babasıyla ben kahvaltımızı ederken kuzu da bizi seyretti, sonra ailece yürüyüşe çıktık. Bol bol resim çekildik.





Anne biraz sanatsal poz denemeleri yaptı, makinanın hakkını vermek için. Edirne, İstanbul ve Kocaeli gördüğüm tüm şehirler hepsi lalelendi yine. Çok güzel görünüyorlar lafım sözüm yok, insanın ruhunu açıyor laleleri böylesine seyretmek ama herkesin kriz diye ağladığı, özel sektörde çalışanların maaşlarını yarım olarak aldığı (bkz. Zavallı teyze) bir ortamda bu lale sefasına ne gerek var, nereden bulunuyor bu kadar para diye sorası geliyor içinden. Bu lale işini 3-5 yılda bir yapsanız da geri kalan parayla şu devlete olan borçlarını ödeseniz, devlette bu borçları bizlere elektirik su ve bilakis doğalgaz olarak yansıtmasa daha hoş olmaz mı diye sorasım var...

Oradan uzaklardan gelen Özlem teyzesini görmek için Moda'ya geçtik. Ahmet beylerin karnını ben arabada doyurdum daha çok, eğlenceli oldu arabada emzirme çabaları. Ahmet bey, ben ve babamız güzel bir yürüyüş yaptık. Eğer bana mutluluğu tanımla deseler işte o yürüyüşü söylerim bir süre sanıyorum. Şimdiye kadar hep ya hastane ya ev gezmesi ya da alışveriş merkezine gittiğimiz için açık havada ailece olmak nasıl bir duyguymuş ilk defa yaşadık. Ahmet beyi bilemem ama bizim için çok mutluluk verici bir deneyimdi.
Ahmet beylere direkt veremediğimiz için hediyemiz çikolatadan yumurtaları annesiyle babası lüpletti. Annenin yedikleri Ahmet beye süt oldu. Babanınkiler ziyan oldu tabi..

Oradan da Ahmet beyleri çekmek için video kamera alıp evimize döndük. Kamera iyi hoş ta bizim oğlan kamerayı gördüğü anda bütün atraksyonlarını bitirip başlıyor onu incelemeye ve mümkünse tutmaya çalışmaya. Nasıl çekim yapacağız şimdilik bir fikrimiz yok, babası gizli kamera çekimleri yapmayı planlıyor da kamerayı nereye nasıl gizleyeceğini bulamadı daha.



* Bu aralar Ahmet beylerin vaziyetleri ne derseniz;
  • Kıkır kıkır gülmeyi öğrendi. Moda sahilde adımız çıktı sanırım. Ben yerim o elleri dedikçe kahkalar ata ata güldüğü için epey seyirci topladık.
  • Sırt üstünden yüzüstüne dönme tamam ama diğer yönde hiçbir çaba yok. Ne zaman dönecek hiçbir fikrimde yok.
  • Diş yok ama kaşıntısı çok, eller ağızdan hiç çıkmıyor. Bulduğu herşeyinde ilk adresi ağız. Damakları da iyice sertleşmiş ama dişe dair ne bir belirti var ne de başka bir şey.
  • Oğlumun yeni bir huyunu buldum. Kendileri pek duygusallar. Ağlayan birini duyduğu anda o da ağlamaya başlıyor. Aslında çok küçüklüğünden beri var bu huyu da ben büyüdükçe geçecek sandım. Hiçbir değişiklik yok, hala ağlayan birini görünce, ıngaaaaaa....
  • Ek gıdasal meseleler eskisi gibi devam ediyor. Hala elma, armut püresi yiyip yoğurt yiyiyor. Az miktarda veriyorum ki anne sütü almaya devam etsin. Nasıl olsa ek gıda işine 6. aydan sonra yoğunluk vereceğiz. Yine de parmak ucunla herşeyden tattırıyorum. Şimdiye kadar tadını öğrendiklerimiz; lor peyniri, kek, salatalık, hurma, muz, dondurma,tahin-pekmez. Parmağıma çok çok ufak bir miktar alıp yalamasına izin veriyorum, maksat tad tuz öğrensin.

  • Çok konuşkan bir bebek oldu maşallah. Sürekli konuşuyor. Ne anlatıyor bilmesek te seviyoruz onun konuşmalarını. Tüm gün o konuşsun biz dinleyelim hiç sesimiz çıkmaz herhalde.

  • Efenim gururla sunuyorum :) Oğlum anne diyor :) Bana bilinçli söylemediğini bilsem de, her bebeğin bu sesleri çıkardığını tahmin etsem de hoşuma gidiyor. O her anne sesine benzer bir ses çıkardığında efendimmm diyorum ki teşvik olsun daha çok tekrarlasın, onun da hoşuna gidiyor herhalde ki sürekli söyleyip duruyor.
  • Gel babası babası getir mama parası denemelerimiz hızla devam ediyor ama oğlum pek sevemedi bunu yapmıyor. Ama yılmıyoruz çalışmalara devam ediyoruz. Bakalım ne zaman başaracağız.


* Ve... son olarak ödüllendirilmişiz. Sevgili Boncuk Gözlüm ve Abisinin Kuzusu bizi ödüllendirmişler. İkisine de çok teşekkür ediyoruz. Aslında benim de bloglardan seçmem gerekiyor, ama vakitsizliğimden dolayı ödülümü tüm bloglarını takip ettiğim annelere hediye ediyorum. Bu yazıyı üç günde tamamladığımı, hala evimize adaptasyon çabalarımızı göz önüne alınca beni mazur görmelerini rica ediyorum. En kısa zamanda daha güzel bir ödül yazısıyla dönebilmeyi umuyorum...

2 Nisan 2009 Perşembe

Ahmet beyler ve benzerlikler

Sevgili Boncuk Gözlüm bizi ebelemiş. Onun gibi ben de sevdim bu ebeleme işlerini. Bazen insanın hiç aklına gelmeyecek bir konuda da bir not düşmesini sağlıyor. Günlerdir düşündüm düşündüm çıkamadım işin içinden. Allah ne verdiyse yazacağım artık.

Aslında bizim kuzunun kime benzediğini bilen hem yok hem çok. Ben teyzesi demiştim daha detaylı ultrasonda gördüğümde. Dedemiz küçük İlknur diye seviyor, bir taraftan da anneannesine sana yüzü çok benziyor diyor. Ben bazen baktığımda babamın yüzünü görüyorum (özellikle kaşlarını çattığında :P ) bazen gözler kaşlar aynı babası. Geçen bir komşumuz Yasser'in babasına benzetti. (Bir nişan, bir düğün olmak üzere sadece iki kere görmüştü o da altı yıl önce, takdir ettik kendilerini.) O bunu söyledikten sonra annem gerçekten kayınpederine de benziyor diyor. Kayınvalidem kamerada hiç gülmemesinden yola çıkarak bizim tarafa benziyor diyormuş. Yani mesele karışık.

Bizde vaziyet şöyle. Ben beyaz ten, kumral saç, yeşil göz, çok kısa olmamakla beraber babasının yanında gayet pigme duran bi tipim. Baba uzuuuuuuuuun boylu, siyah saç, kahve göz, esmer ten.
Yani geçen bi arkadaşımın yazdığı yorumla ailece united colors of benetton durumu var bizim evde.

Daha evlenmeden ben melez doğurmak istiyorum diye diye ne kadar çok tekrar etmişsem sonunda dileğim oldu velasıl benim kafam da biraz esmerce ve mümkünse kıvırcık saçlı klasik bir melez vardı. Fakat bizim melezde ten beyaz, saçlar kumral ve lepiska saçlı denebilecek cinsten düz, gözler yeşil. Bu da bir başka komşumuz tarafından tıbbı yanılttığım şeklinde yorumlandı. Esmer genlerin daha baskın olduğunu ondan bebeğin de sarışın olmasını ummadıklarını belirtmek için. (demekki babamızın da içinde bir yerlerde beyaz ten, renkli göz genleri varmış.) Babası ısrarla kardeşimde küçükken beyazdı diyerek oğlanın bir gün kararacağına inanıyor kimbilir... Bir başka tanıdık ise demek o seni sevmiş diye yorumladı durumu :) buna sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim. Kocam beni çok seviyor diye çocuk bana benziyor. Eee bu durumda onu daha az sever duruma düşüyorum yani bu mesele de kökten karışık.

Diğer özellikler tamamen babadan alınma; eller (babasında çıkan şeytan tırnaklarına varana kadar benziyor), ayaklar (bunu kesin fotoğraflamam lazım, ördek gibi parmaklarını açıyor ki babası da böyle :) ) ve doğal olarak boy.

Kişisel özelliklerine gelince, sabırsız bir bebek, eğer acıktıysa memeyi ağzına tıkana kadar avazı çıktığı kadar ağlıyor. Bu yönü bana benziyor sanırım. Hem sabırsızlık babında hem de açıktığında gözünün dünyayı görmemesi babında :) Yanlız kalmaya tahammülü yok, sürekli yanında insan istiyor. Saniyelik bir ortadan kaybolma direk ağlama olarak tepki alıyor. Bu huyu da bana benziyor herhalde. Yanlız kalmaktan hiç hoşlanmıyorum bende. Uykusu geldiğinde tahammülü olmayan bir çocuk. Bu yönü babasına benziyor. Babası da uykusu geldi mi kralını tanımaz. Bilgisayarın klavyesinde uyur, iki bardak kahve içer arkasından yatar uyur, araba kullanırken uyur (çok şükür ufak bir kaza ile atlatıldı), evde misafir olur, ne kadar dirense de yine de uyur.


Yemek konusunda şimdilik bir sorun çıkartmadığı için bunu da kendime benzeteceğim( ama çocuk bu güven olmaz, yemez dersin yemeye başlar, yer dersin yemeyi bırakır.), yeme konusunda hiç sorun çıkarmam ne olsa yerim deniz ürünleri haricinde.

Sanırım şimdilik bu kadar. Bunun haricinde karakterinin yeni yeni ortaya çıkmaya başladığını düşünüyorum aslında. Uyanık kalma süreleri uzadıkça hayatı keşfettikçe ben de onun yeni yönlerini keşfedeceğim, onunla çatışma anlarında iyi huyları bana, kötüleri babasına benzeyecek kesin :) Elimden geldiğince iyisiyle kötüsüyle onu sevip kabullenmeye çalışacağım hepsinden önce.


Bende ebeliyeyim birkaç kişiyi.. Nilay'ı, Esin'i ve Selma'yı sobeledim.