Yazmayalı 10 gün olmuş ama neler neler birikmiş. Bende yazacak şey çok ama vakit yok diye yazmayı geçiktirdikçe işin içinden çıkılmaz bir hal aldı. Yine elden geldiğince herşeyi yazmak lazım.
* Öncelikle artık evimize döndük. Ahmet bey de o kadar alışmış ki anneanne-dede-teyze birlikteliğine, eve geldiğimizden beri yüzünde hep aynı şaşkınlık ifadesi. Her yeri inceliyor dikkatli dikkatli, "nereye geldik, beni eğlendiren onca insan nereye gitti ki" diye bakıyor sanki. Ben de eve yerleşmeye çalışma çabalarından onunla çok ilgilenemediğim için sürekli ağlıyor. Yanında insan kalmasına o kadar alışmış ki bir an için bile gözden kaybetmek istemiyor, hep yanında durup onunla konuşulmasını bekliyor. Uyumuyor, rutin hak getire zaten de, düzensiz de uyusa razıyım ama o bile yok. Gündüz 1-2 saatten çok uyumuyor. E tamam akşama yorgun olur da erken/çabuk uyur diye bekliyorum o da yok. Akşamları da uyumaya direniyor. Tekrar düzene girmemiz ne kadar sürecek bilmiyorum.

Edirnede son gün süper geçti şansımıza hava güzeldi onun için gezip dolaştık. Yıllarca bir şehirde yaşayıp ta önemli yerlerinde insanın çekilmiş bir resmi olmaz mı? olmazmış bunu farkettim. Mesela Selemiye Camiine de en son ne zaman gittim hatırlamıyorum. İnsan içinde yaşadığı şehrin değerlerini bilemiyor vesselam. Hep elimin altında psikolojisinden herhalde.
Bu yüzden, bu sefer niyet ettik resimlenmeye.. Karaağaçta Tunca nehrinin üzerinde huyu huyuma boyu boyuma(bu boy olayı bende kompleks mi yapmış ne?) denk eşimle bol bol resim çekildik.

Eski tren istasyonunda bütün buralar bizim!!!! pozları verdik.

* Eve gelişimizin ikinci günü kapımız çalındı ve belediyeden görevliler bir broşür ile bir poşet bıraktılar. Belediyemiz Gebze geri kazanım projesi diye bir proje başlatmış. Kağıt, karton, plastik, cam ve metalleri geri kazandırmak için verdikleri poşette biriktirmemi gelip alacaklarını söylediler. Çok mutlu oldum belediyenin böyle bir konuyla ilgili çalışma yapmasına. Geleceğimiz, çocuklarımızın geleceği büyük tehdit altında ve biz bir şeyler yapmadığımız her gün onlardan hayatlarını çalıyoruz. Onun için çok heyecanlandım. Her gün poşetime bir şeyler dolduruyorum, hatta doldu da taşıyor bile şu anda. Yarın gelip aldıklarında yeni bir poşet daha isteyip tekrar gelip gelmeyeceklerini soracağım. Seçimlerin hemen ardından nasıl olsa beş yıl vaktimiz var diye boşlamadıkları ve bu kadar önemli bir konuda çalışma yaptıkları için Gebze belediyesine bir alkış, yıllardır düzeltemedikleri yollar için affettim gitti onları :P
* Bu sefer hep olumsuz şeyler yazıyorum, Ahmet beyin dedikodusunu yaparmış gibi oluyor ama bu aralar direndiği ikinci mevzuda şu puset meselesi. Onda da oturmaya direniyor. Zaten alırken 6 aya kadar kullanır dedikleri
portbebemizi üç ay bile kullanamadık. Sanırım oto koltuğunun da kaderi böyle olacak, onu da 1.5 yıl kullanırsınız dediler ama 6 ayı bitirsek yetecek gibi.
Ben oğlana oturma denemeleri yaptırınca oturmanın daha eğlenceli bir şey olduğunu mu anladı nedir, uzun süre pusette tutmak mümkün olmuyor. Eh ayı gereği kilosu da az olmadığından, yanımda kim varsa dönüşümlü olarak kucakta taşıdığımız da oluyor ama bu olaya bir dur demek lazım. Bu kadar aylık çocuk ta nasıl korkutulur bilmediğimden bir şey yapamıyorum. Bak ya orada otur ya da eve gideceğiz desem, hay hay diyecek çünkü daha attanın tadını almadı :) Dışarı çıkmak onun için hareket kısıtı demek. Pusette kemer bağlı, sadece bir oyuncak var, dönemiyorum, ayağıma da tutamıyorum, anne yanıma da yatmıyor .... v.b.

* Bu haftasonu, babasıyla ayrılığın acısını çıkartmak için çok güzel bir Cumartesi planı yaptık. Sağolsun doğal çalar saatimiz bizi tam vaktinde kaldırdığı için de planımız çok güzel gitti. Ayrıca küçük çalar saatimiz tüm gün hiç anne-babayı üzmediği için kocaman bir alkışı da haketti.
Sabah 7 gibi uyanıp hazırlanıp doğru Çamlıca'ya gittik. Babasıyla ben kahvaltımızı ederken kuzu da bizi seyretti, sonra ailece yürüyüşe çıktık. Bol bol resim çekildik.


Anne biraz sanatsal poz denemeleri yaptı, makinanın hakkını vermek için. Edirne, İstanbul ve Kocaeli gördüğüm tüm şehirler hepsi lalelendi yine. Çok güzel görünüyorlar lafım sözüm yok, insanın ruhunu açıyor laleleri böylesine seyretmek ama herkesin kriz diye ağladığı, özel sektörde çalışanların maaşlarını yarım olarak aldığı (bkz. Zavallı teyze) bir ortamda bu lale sefasına ne gerek var, nereden bulunuyor bu kadar para diye sorası geliyor içinden. Bu lale işini 3-5 yılda bir yapsanız da geri kalan parayla şu devlete olan borçlarını ödeseniz, devlette bu borçları bizlere elektirik su ve bilakis doğalgaz olarak yansıtmasa daha hoş olmaz mı diye sorasım var...

Oradan uzaklardan gelen Özlem teyzesini görmek için Moda'ya geçtik. Ahmet beylerin karnını ben arabada doyurdum daha çok, eğlenceli oldu arabada emzirme çabaları. Ahmet bey, ben ve babamız güzel bir yürüyüş yaptık. Eğer bana mutluluğu tanımla deseler işte o yürüyüşü söylerim bir süre sanıyorum. Şimdiye kadar hep ya hastane ya ev gezmesi ya da alışveriş merkezine gittiğimiz için açık havada ailece olmak nasıl bir duyguymuş ilk defa yaşadık. Ahmet beyi bilemem ama bizim için çok mutluluk verici bir deneyimdi.
Ahmet beylere direkt veremediğimiz için hediyemiz çikolatadan yumurtaları annesiyle babası lüpletti. Annenin yedikleri Ahmet beye süt oldu. Babanınkiler ziyan oldu tabi..

Oradan da Ahmet beyleri çekmek için video kamera alıp evimize döndük. Kamera iyi hoş ta bizim oğlan kamerayı gördüğü anda bütün atraksyonlarını bitirip başlıyor onu incelemeye ve mümkünse tutmaya çalışmaya. Nasıl çekim yapacağız şimdilik bir fikrimiz yok, babası gizli kamera çekimleri yapmayı planlıyor da kamerayı nereye nasıl gizleyeceğini bulamadı daha.

* Bu aralar Ahmet beylerin vaziyetleri ne derseniz;
Kıkır kıkır gülmeyi öğrendi. Moda sahilde adımız çıktı sanırım. Ben yerim o elleri dedikçe kahkalar ata ata güldüğü için epey seyirci topladık.
Sırt üstünden yüzüstüne dönme tamam ama diğer yönde hiçbir çaba yok. Ne zaman dönecek hiçbir fikrimde yok.
Diş yok ama kaşıntısı çok, eller ağızdan hiç çıkmıyor. Bulduğu herşeyinde ilk adresi ağız. Damakları da iyice sertleşmiş ama dişe dair ne bir belirti var ne de başka bir şey.
Oğlumun yeni bir huyunu buldum. Kendileri pek duygusallar. Ağlayan birini duyduğu anda o da ağlamaya başlıyor. Aslında çok küçüklüğünden beri var bu huyu da ben büyüdükçe geçecek sandım. Hiçbir değişiklik yok, hala ağlayan birini görünce, ıngaaaaaa....
Ek gıdasal meseleler eskisi gibi devam ediyor. Hala elma, armut püresi yiyip yoğurt yiyiyor. Az miktarda veriyorum ki anne sütü almaya devam etsin. Nasıl olsa ek gıda işine 6. aydan sonra yoğunluk vereceğiz. Yine de parmak ucunla herşeyden tattırıyorum. Şimdiye kadar tadını öğrendiklerimiz; lor peyniri, kek, salatalık, hurma, muz, dondurma,tahin-pekmez. Parmağıma çok çok ufak bir miktar alıp yalamasına izin veriyorum, maksat tad tuz öğrensin.
Çok konuşkan bir bebek oldu maşallah. Sürekli konuşuyor. Ne anlatıyor bilmesek te seviyoruz onun konuşmalarını. Tüm gün o konuşsun biz dinleyelim hiç sesimiz çıkmaz herhalde.
Efenim gururla sunuyorum :) Oğlum anne diyor :) Bana bilinçli söylemediğini bilsem de, her bebeğin bu sesleri çıkardığını tahmin etsem de hoşuma gidiyor. O her anne sesine benzer bir ses çıkardığında efendimmm diyorum ki teşvik olsun daha çok tekrarlasın, onun da hoşuna gidiyor herhalde ki sürekli söyleyip duruyor.
Gel babası babası getir mama parası denemelerimiz hızla devam ediyor ama oğlum pek sevemedi bunu yapmıyor. Ama yılmıyoruz çalışmalara devam ediyoruz. Bakalım ne zaman başaracağız.
* Ve... son olarak ödüllendirilmişiz. Sevgili Boncuk Gözlüm ve Abisinin Kuzusu bizi ödüllendirmişler. İkisine de çok teşekkür ediyoruz. Aslında benim de bloglardan seçmem gerekiyor, ama vakitsizliğimden dolayı ödülümü tüm bloglarını takip ettiğim annelere hediye ediyorum. Bu yazıyı üç günde tamamladığımı, hala evimize adaptasyon çabalarımızı göz önüne alınca beni mazur görmelerini rica ediyorum. En kısa zamanda daha güzel bir ödül yazısıyla dönebilmeyi umuyorum...