Daisypath Happy Birthday tickers
Lilypie Second Birthday tickers

11 Şubat 2010 Perşembe

Bir garip oldum bugün

Çocukluğumun yegane eğlencesiydi Kırkpınar Yağlı Güreşleri. Edirne şenlenirdi bir haftalığına. Her yer insan kaynar. Bir hareket gelirdi küçük şehrimize. Gündüzleri güreşler olur. Akşamları standlar kurulurdu. Özellikle son üç gecesi konserler. Bizim oraya sadece Kırkpınarda gelirdi Lunapark o zamanlar. Şimdilerde öldürseler binemeyeceğim, binmeyi geçtim bakmaya korktuğum Gondol ve Balerina denilen şeylere binmem için izin versinler diye ne yalvarırdım. Bana arkadaş olsun diye illa çağırdığım, ama gelmek istemeyen kardeşime ne kadar sinir olurdum.

Pazar günü başpehlivanlık güreşleri yapıldıktan sonra, galibiyet alan pehlivanlar illa Sarayiçinden Selimiye Camiinin önündeki hamama kadar yürüyerek gelirdi. Temizlenip, paklanıp geri çıkarlardı. Birçok insan caminin dış duvarındaki bahçeye yiyeceğini içeceğini alır, hem pikniğini yapar, çekirdeğini çitler hem de pehlivanların gelişini beklerdi. Tabi erken gidip önden yer kapmak marifetti. Çocuklara bol bol açık hava eğlencesi çıkardı.

İlk babannem götürmüştü beni güreşleri seyretmeye. Ne kadardım hatırlamıyorum. Yemyeşil çimler. Çalan davullar ve zurnalar, çazgırların duası, kıspetleri içinde pehlivanlar, o sıcakta illa ceketinin önün ilikli bütün konuşmalarını "arz ediyorum" diye bitiren sunucular. Trakyalı olmaktan mıdır bilmem, davul sesini nerede duysam bir hoş olurum hala, içime işlemiş. Neden bas bas bağıran, çenesi kuvvetli insanlara cazgır dendiğini de oralarda öğrendim ben. İnsan hiç mi teklemez o koca metni söylerken. Erken yatar, erken kalkar babamın onun deyimiyle öğlene kadar uyumamıza içerlediğinden o cazgır duasının bir bölümü ezbere aklımdadır hala :)

Rahmetli dedem "İnsanın aptalı pehlivan olur" diye bir atasözünden bahsederdi. Şu yaşa geldim hala neden öyle bir atasözü var bilmiyorum. Benim gözümde yaptıkları iş çok çok önemli. Kolay mı 1356dan bu yana bir geleneği yaşatmaya çalışmak. Usta çırak ilişkisi içinde eğitim almak. İzleyicisi kısıtlı, imkanı kısıtlı bir sporu devam ettirmek. Antalyalardan Mersinlerden kilometrelerce yol katedip şehir şehir gezmek. İyi bir sponsoru yoksa çimenliklerde araba içlerinde, battaniyelerden yapılmış çadırlarda bir hafta yatıp kalkmak. Allahın o sıcağında Er Meydanında güneşin kendi sıcaklığı yetmezmiş gibi o deri kıspetin içinde durup, zeytinyağı sürmek ve güreşmek. Hepsi özveri isteyen şeyler.


Bugün bir haber okudum. Cengiz El.be.ye vefat etmiş. İşte böyle çocukluğuma gittim. Bir sene babama yalvara yakara takılmıştım peşine. Zorla girmiştik içeri. Çok az kalmıştı başpehlivanlık güreşlerine. Orada görmüştüm onu ilk defa. O zamana kadar kızlar arasında yapılan şakalaşmadan öteye geçmeyen, kendisini sadece geometri dersinden tanadığım üçgenin bir insan vücudunda nasıl olabileceğini ilk kez o gün gördüğümü hiç unutmam. Bir insanın omuz genişliğinin bel genişliğinin neredeyse iki katı olabileceğine kim inanırdı. Gözümle görmüştüm o gün. Yaşlandığını düşündüğüm için, güreşi bırakması gerektiğine kendimce kanaat ettiğim için, kocaman göbeğiyle artık iyi bir güreşçi olmadığına inandığım için Ahmet Taş.çıyı yendi diye pek sevinmiştim.

Eskiden yıl içinde belli olurdu Güreşlerin ne yıl yapılacağı. Sonradan Haziranın son haftasında sabit tarihte yapılmasına karar verdiler. Yıllarca okuldu finaldi not girişiydi derken gidemedim. Her gidemediğim yıl o eğlenceden uzak kaldığım için üzüldüm. En son beş aylık hamileyken gitmiştim. Kocamın Kırkpınarla tanışması da o güne denk gelir. Çok ama çok eğlenmiştik o gece. Bu sene de kaçıracağım yine. Belki seneye Ahmed beyleri götürebilirim. Görsün etsin diye.

Yolu düşene hayatta bir kere tecrübe etmesini tavsiye ederim ama yok biz atasporu olarak tenisi golfu biliriz, zeytinyağlanmış adam görmeyi içimiz kaldırmaz diyorsanız boşverin gitsin.

Bugün işte onun ölüm haberiyle geçmişten bir hatıra daha toprağın altına karıştı. Bu seneye kadar hiç hissetmemiştim çocukluğumdan gençliğimden yavaş yavaş uzaklaştığımı. Şarkılarını ezberleyeceğim diye televiyzondan ilkel koşullarda kayıtlar yaptığım, ileri geri almaktan teybin iflahını kesmeme sebep olan Micheal Jackson da gitti zaten. Yaprak yaprak dökülüyor çocukluğum hatta ilk gençliğim. Kimileri buna olgunlaşmak dese de basbariz yaşlanıyorum. Geçenlerde de otobüste kimseye aldırmadan deliler gibi gülen bir grup öğrenciye takıldı gözüm, onlar gibi gülebildiğim günleri hatırladım.


3 Şubat 2010 Çarşamba

Bu ülkede iyi şeyler de olmuyor değil...

Başlıktan yanlış anlaşılma olmasın. Bu ülke diye kasttettiğim yer Türkiye.

Eski maceraları takip edenler biliyor zaten de. Kısa bir özet geçeyim. Annemle babam Fransaya gelirken yeşil pasaportları olduğu için vize almalarına gerek yoktu. Annemin de ara ara sağlık sorunları olduğu için ne olur ne olmaz seyahat sigortası yaptırmalarını söylemiştim. Vize başvurularında normalde seyahat sigortası zorunlu ve kalacağınız gün kadar yaptırabildiğiniz , seyahatinizde ortaya çıkabilecek acil kaza, yaralanma ve hastalıkları kapsayan bir sigorta. Babam ben az kalacağım zaten diye yaptırmayı düşünmezken son anda kendine de yaptırmaya karar vermiş. Sigorta şirketi bu sigortayı yaparken babama hiç bir soru sormamış. Bir hastalığı olup olmadığına dair bir kayıt yok yani.

Neyse kaderin çilvesi bu ya annemden korkarken hastalık babamı buldu ve kalp krizi geçirdi. Hem de Türkiyeye gelmesine üç gün kala. Olay olur olmaz hemen iletişime geçip durumu anlattım. Haklarını yemeyeyim nazik davrandılar. Hastanede yatış durumunda sigortanın süresi dolsa bile bir haftaya kadar tüm teminatların geçerli olduğunu söylediler. Tüm belgeler hazırlandıktan sonra ise kabalaşmakta bir sıkıntı görmediler. Son konuşmamızda kusura bakmayın ödeme yapamıyoruz dediler. Sebep, babamda şeker hastalığı varmış. Evet bunu zaten herkese ilk önce ben söyledim ki müdahale ederken göz önüne alınsın diye. Doktorları karar vermişmiş. Zaten kolestrol ilacı kullanıyormuş. Şeker hastalığı kalp krizine yol açabilirmiş. Ben ya da telefonda görüştüğüm bayan neden kolestrol ilacı kullanmıyormuş. Çünkü sağlıklı insanların kullanmasına gerek yokmuş. Bana böyle söyledi. Anlatmaya çalıştım. Bunların hepsini biz de biliyoruz. Kolestrol ilacını tedbiren kullandırıyorlar. Fakat babamın yıllardır yapılan kalp kontrollerinde herşey sağlıklıydı. Hiçbir problemi yoktu. EKGleri, efor testleri temiz. Bir kalp rahatsızlığı olsa sizinle iletişime bile geçmezdim dedim. Yapabileceğim bir şey yok dedi. Kan beynime sıçradı. Sokakta yürürken araba çarpsa, e sizde yolda yürüyormuşsunuz araba çarpma riski var diyecekti herhalde. Telefonu bu durumu şikayet edeceğimizi bilmenizi istiyorum diyerek kapattım. Tabi dedi. Tüketici olarak hakkınızı arayabilirsiniz.

Bu ülkelerde sağlık hizmetlerinin ne kadar pahalı olabileceğini de bildiğimden faturayı görene kadar Allah biliyor ya öldüm öldüm dirildim. Bu sürede sağolsun duyan arkadaşlarımız hemen yardım teklif ettiler. Bir derdimiz olduğunda bu kadar desteğimizin olduğunu bilmek o ara o kadar huzur vermişti ki bana. Neyse sonuç olarak ödeme yapıldı. Hastane açısından iş kapandı.

Bilmem hiç duyanınız oldu mu? Bimer diye bir yapılanma var Türkiyede. Alo 150 hattıyla, internet sitesi yoluyla ya da direkt dilekçenizi yazarak şikayetinizi bildirebildiğiniz ve mutlaka ama mutlaka cevap alabildiğiniz bir yer. Siz dilekçenizi yazdıktan sonra dilekçeniz başbakanlık tarafından gerekli bakanlığa yönlendiriliyor ve sorununuz halledilmeye çalışılıyor. Sonuç olarak babamın dilekçeyi göndermesinden bir hafta geçmeden arayıp detaylı bilgi almışlar. Sağlık bakanlığına yönlendirmişler. Sigorta şirketi ile görüşme yapmışlar. Sigorta şirketi nedense onları babamın kalp krizi geçirdiğinde Türkiyede olduğunu ikna etmeye çalışmış. Belgeli, kayıtlı şeyde nasıl bir şans denemeyse. Sonuç olarak, geçen hafta sigorta şirketi tek muhattapları olan beni aradı. Efendim babanızın Türkiye iletişim bilgilerini alabilir miyiz diye. Özellikle de bana tıp dersi vermeye çalışan hanımla görüşemedim. Görüşsem iki çift laf edecektim şeker hastalığı kalp krizi bağlantısı ile ilgili. Dedim hayırdır, babanıza ödeme yapacağız da dedi telefondaki başka kibar bir hanım. Ödemiyoruz demiştiniz şimdi ne oldu ki dedim dilekçenin sonucu bilmediğimden, baştan öyle karar verilmiş ama tekrar gözden geçirdik dedi. Sonuçta bu konuşmadan iki gün sonra babam parasını alabilmiş.

Babamın Bimere başvurup olumlu cevap aldığı ilk olay bu değil. Bunun için aslında güvenilirliklerine ikna oldum. Daha önce de Almanyadan emekli olmuş, Türkiyeden de emekli olmak için uğraşan, ne hikmetse bir yılda Edirneden Ankaraya gitmeyi beceremeyen bir kağıt parçası bu sayede kısa zamanda Ankara gitmekle kalmayıp babamın arkadaşının emekli olabilmesine de sebep oldu.

Benzer şekilde bankadaki küçük bir mevduatının kendi bilgisi dışında farklı fonlara yatırılması sonucunda anaparadan uğradığı zararıda almayı başardı. Dikkatimi çekense ne zaman Bimere başvursa, daha önce arıza çıkaran, konuşmalarında kabalaşmakta hiçbir sakınca görmeyenlerin birden nezaket abideleri kesilmeleri.

Neyse yazıdan iki sonuç:

* Yurtdışına giderken iki güne üç güne gidiyorum bana bir şey olmaz deyip seyahat sigortanızı yaptırmayı ihmal etmeyin.

* Çok şükür bu ülkede de artık hakkını aramana yardım eden, ve bence düzgün çalışan bir merci var. Onun için size yapılan haksızlığı sineye çekmeden hakkınızı arayın.

22 Ocak 2010 Cuma

İşte geldim buradayım...

Anneyazar dön demiş döndüm :) Hemen yazayım son zamanlar neler oldu neler bitti. Louvre un laneti bırakmadı peşimi son kısmın resimleri tamam yazıları duruyor. İlk fırsatta bitirmeliyim o işi.

Bu aralar ben de ne var ne yok...

- Öncelikle ödülüm var. Hem Anneyazardan hem içimdeki yolculuktan. İkisine de çok teşekkür ederim. Ne zamandır ödül yüzü görmemiş blogumu şenlendireyim. Belki baharı daha çabuk getirebiliriz bu güzel çiçekler sayesinde.. (Resmi yükleyemedim bir sorun çıktı :( Eğer problemi halletmeye çalışsam kesin bir üç hafta daha yazmayacaktım.)

- Günlerdir yazasım yok yine. Elim kolum kalkmıyor bu aralar. Ruhum bir geliyor bir gidiyor. Planladığım tarihte Türkiyeye gitme hayallerim suya düştü ondan mutsuzum. Yedi hafta olmuş geleli. Sanırsın ki yedi ay geçti. Kuzucan o kadar büyüdü ki bu yedi haftada inanamıyorum. Emekler bırakmıştım şimdi bırak yürümeyi koşuyor. Herşeyi anlar hale gelmiş. Köpeğini göster deyince gidip bir sürü hayvan arasından bulup çıkaracak gösterecek hale gelmiş. İnanamıyorum gelişimine. Anne nerede deyince bilgisayar ekranını gösteriyor canımın içi. Bazen öpmeye çalışıyor ki kuş olup uçasım yanına gidesim geliyor, yazmayı bırakmam da bunu ilk yaptığı güne denk geliyor.

- Bunun haricinde ne var yok derseniz, trajikomik hayat peşimi bırakmıyor. Buraya bir kar yağdı üzerinize afiyet hayat durdu. Avrupanın merkezinde duy da inanma. Bir karış kar yok yerde otobüsler çalışmıyor. Sabah çalışsa akşam çalışmıyor. Deli olacaktım. Kimi diyor hazırlıksız yakalanmışlar, yıllardır böyle kar yağmıyordu (sanki ekvator ülkesi nesine hazırlıksız yakalanmışlarsa) kimi diyor özellikle tuzlamıyorlar sonra bu tuzlu su nehirlere karışıp kirletiyormuş, kimi diyor otobüslere bahane olsun çalışmamak için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Bunun ceremesini de biz çekiyoruz. Neyse aşağı yukarı bir aya yakındır işe 2kmlik bir yolu çoğunlukla yürüyerek gittim ve ısrarla yolları temizlemediler. Yol da acayip bir yokuş evde internet yok diye bir de sırtımda bilgisayarım işe gidene kadar pestilim çıkıyordu. Biz böyle sürüne duralım geçen hafta bir ödül bahanesiyle çalıştığım alana Sarkozy gelecek diye onun geçeceği tüm yolları tertemiz etmişler. Bizim binaların orası yine rezillik o gün bile yürümek zorunda kaldık işe. Sayelerinde hayatımda şenlenmiyor değil. Hergün acaba bugün işe gidebilecek miyim? Gidebilirsem kaç saatimi alacak? İyi gittim de dönebilecek miyim bakalım? soruları ile maceradan maceraya koşuyorum.

- İyi şeyler olmuyor mu olmaz mı? 6 Ocak itibari ile indirimler başladı. Tabiri caiz ise Gap ve H&M i talan ettim. Bedenen ısrarla hala mağaza standartlarına uymadığımdan evladımı ihya ettim. Tabi alışveriş sibobum sevgili kocamın benden kilometrelerce uzakta olması, eve geldiğimde poşetlerin hesabını vermeyecek olmam da ekmeğime yağ sürdü. Bir konuşmamızda ona gösterince mesafenin verdiği sevimlilikten yuh diyemese de bana sakın bir daha bu çocuğa bir şey almıyor deme, fırsat bırakmıyorsun diyebildi sadece... Buraya geleceğimiz kesinleşince, gideceğiz zaten yanımızda ne kadar eşya götüreceğiz diye kaç indirim kaçırtmıştı bana.. Yaşasın intikam..

- Alışveriş çılgınlığımın bir kısmında getirdiğim kitaplar suyunu çekmek üzere olduğundan kitapçılara bakınmaya başladım. Tüm kitapçılarda Fransızcadan başka kitap satılmıyor vesselam. Birinde diğer diller başlığı altında kitapları görünce atladım resmen. Hemen arkasını önünü okuyup üç kitap alıverdim. İlki beyaz seri çıktı. Hayatımda hiç okumamışım beyaz seri kitabı. Aslında daha yazarın adından kıllanmalıydım ama soğuk beynimi uyuşturdu. Su katılmadık aşk romanı. Fakir, gururlu ama kör olmak üzere olan bir kız ile yakışıklı, serseri ama bir o kadar da gerektiğinde sorumluluk sahibi (ne ironi ama) bir oğlanın aşk hikayesini soluksuz okumuşum. Bir iki yerinde gözlerim bile doldu da kitabı göremem diye daha fazla ağlayamadım. Sonra baktım ki ablanın Türkçeye çevrilmiş hiç kitabı yok. Oysa abla maşallah beyaz seri olayını aşmış. Tonlarca kitabı varmış ve bu oğlanın ait olduğu ailenin her bireyine bir kitap yazmış. Aynı aile ile ilgili dokuz kitap dile kolay. Ne büyük kayıp demek istiyorum Türk gençliği adına:) Neyse diğer ikisi daha aklı selim kitaplar çıktılar.
- Haftasonları Paris turlarına devam. Paris gezmekle bitirilecek bir şehir değil ama bazen sırf sokaklarında dolaşmak için bile gittiğim oluyor. Neresine aşık olayım, neresine vurulayım şaşırıyorum. Hayatımda gördüğüm en zarif şehir ve yaşadığım hiçbir aksaklık nedense soğutamıyor beni bu şehirden.
- Ayrıca bugün itibari ile (kırk günlük uğraşın ardından) evime internet bağlatmanın haklı gururunu yaşayarak bundan sonra daha çok yazmaya çalışacağıma söz veriyorum(vermeye çalışayım ya da )

10 Ocak 2010 Pazar

Emzirme Reformu Gerekli

Hep yazmak isteyip atladığım konulardan biridir bu emzirme reformu. Elbette gerekli emzirme reformu. Hiç bir annenin elinden emzirme hakkı, hiçbir bebeğin elinden emme hakkı keyfen alınmamalı. Anne sütünün önemi herkese ama özellikle işyeri sahiplerine ve devletin gerekli kurumlarına anlatılmalı ki, çalışan anneler de bebeklerini özgürce emzirebilsinler.

Yeliz sağolsun (sen de olmasan mim yüzü görmez bu blog :) ) emzirme reformu mimi için sobelemiş beni. İlk okuduğumda ilknuru neden üstüme alınmamışsam hatırlatması icap etti :)

Şimdi sorulara geçeyim.

(1) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı sizce yüzde kaç? (*)

Büyük çoğunluk emziriyordur derdim açıkçası eğer sorunun kenarındaki yıldızı görüp yazının sonuna kadar takip etmesem. Çok ama çok üzücü bir oran ile karşılaştım. Bazı annelerin sütü gelmez, sağlık problemleri olur, sütü kesilir bunları anlarım ama 98.7 sayısını anlamam mümkün değil maalesef. Bu ülkedeki anneler emzirmeleri konusunda desteklenmiyorlar demektir bu.

(2) Siz bebeğinizi ne kadar süre anne sütü ile beslediniz?

İlk 5.5 ayı sadece anne sütü olmak kaydıyla 14 ay emzirdim. 14 ayın sonunda sütümün de azalmasını bahane edip ayrıca ayrı kalacağımız için kesmek zorunda kaldım. Hala da içimdeki en büyük yaralardan biri maalesef. 2-3 aylık arası kilo alımı düşünce (bakınız bir sonraki mim :) ) o kadar uğraşmış (aslında sorunun psikolojik olduğunu bulmam uzun vaktimi almıştı) öyle bir gayret göstermiştim ki sütümü tekrar arttırabilmek için kesmek çok koymuştu bana. Ayrılacağımız son güne kadar emzirmiş o gün aniden kesivermiştim. Çok şükür Ahmed ne memeye çok düşkün bir çocuktu ne de benim çok sütüm vardı. Ayrıldıktan sonra o süte kolay adapte olmuş, bende de hiçbir rahatsızlık olmadı. Hemen inek sütüne geçtik. Mama sadece bir kere o da cahilliğimden vermiştim. İlk ve son olmuştu.

(3) Kaç ay doğum izni kullandınız?

Hiç :) Ben Ahmed doğduğunda doktora yapıyordum. Hiçbir sözleşmemiz yoktu. Çünkü teknik olarak doktora öğrencisi olarak geçiyorduk. (Derin bir yazı konusu Türkiyede özel üniversitelerdeki doktora öğrencilerinin hali ) Doktora yaptığım üniversitede aynı zamanda araştırma/ders asistanıydım. Hamileliğim son seneme denk geldiğinden bu yüklerimden okula belirli bir miktar ödeyerek kurtuldum ve hamileliğimin son kısmını ve doğumdan sonraki kısmını evde böylelikle geçirebildim.

(4) Yasal süt izninizi kullanabildiniz mi?

Yoktu ki kullanayım. Ülkemin yasaları eğer öğrenci görünüyorsan 30 yaşında da olsan yasal doğum iznin, süt iznin olmaz diyor ama yukarıda da yazdığım gibi benim emzirme ve izin konusunda bir problemim olmadı. Tek sorun bu sürecin bir kısmında çalışanlar ücret alabiliyorken ben cebimden para ödemek zorunda kaldım.

(5) Emzirdiğiniz ya da süt iznini kullandığınız için iş yerinde mobbing (tepki, işi bırakmanız için baskı) ile karşılaştınız mı?

Hayır.

(6) Bebeğinizi toplum içinde, dışarıda emzirmeniz gerektiğinde sıkıntı yaşadınız mı?

Hiçbir zaman. 2 yaşındaki çocuğuma karnı acıktığında gidip bir restoranda çorba/yemek alıp yedirmek ne kadar doğalsa emzirmek de o kadar hatta daha ötesi doğaldı benim için. Bir iki defa biraz tehlikeli bile olsa giden arabanın içinde dahi emzirdim. Genelde AVMlerde emzirme odaları oluyordu ev oturmalarında ise çoğunlukla sakin bir oda rica ettim. Hem benim hem Ahmed için sakin ortam daha iyi oluyordu. Anne ile bebeğin başbaşa kaldığı, bağların kuvvetlendiği anlardan biriydi benim için emzirme saatleri.


(7) Emzirme konusunda desteğe ihtiyacınız oldu mu? Gerek emzirme danışmanlığı, gerekse psikolojik olarak yeterince destek bulabildiniz mi?

Desteğe her yeni anne gibi ben de ihtiyaç duydum. Yeni olduğunuz her konuda yardıma ihtiyaç duymazmıyız zaten. Anneliğin sadece içgüdüsel olduğuna inanmıyorum ben. Öğrenilebilir bir şey. Tecrübelerle, kitaplardan okuyarak anneliğinizi geliştirebilirsiniz. Emzirme konusu da istisna değil. Bebeği nasıl tutmam gerektiğini, memeye en az tahrişi yapacak şekilde emzirmeyi sadece kitaplardan öğrenebildim ben. Maalesef ne hastanede bebek hemşirelerinin bir yardımı oldu (hatta o gün unutmuyorum çok fazla doğum olduğu için yardım için çağırdığımda on defa anlatamayız bile dediler bebek dostu hastanenin bebek düşmanı bebek hemşireleri) ne de lohusalık sürecinde yanımda olanlardan bu konuda bilgisi olan vardı.

(8) Emzirdiğiniz süre boyunca etraftan “sütün yetmiyor, mama ver, bu çocuk meme emmek için çok büyük” şeklinde baskı gördünüz mü?

3. cümle hariç çoook duydum. Duymayan var mı meraktayım. Doktorlara varana kadar bütün çocuklara mama verdirmeye baş koymuş bir grup insan var. Ahmedi büyütürken annemlere gitmediğimiz sürece hep yalnızdım. O dönemde lohusalık harici çok gelen de olmadığından kendi evim de pek duymadım ama annemlere her gittiğimizde illa Ahmedi görmeye gelenler oluyordu ve sıkça ağlıyor emzir sütün mü yetmiyor yoksa sözünü duydum. Bir dönem sütüm gerçekten azaldı ve bunu annem ve eşim hariç hiç kimse ile paylaşmadım. Biliyordum ki bir kişi de çıkıp sakın emzirmenin peşini bırakma asıl demeyecekti. Faydalarından çok zararı olacağı için gizli operasyonlarla süt arttırma çabalarına girdim.

(9) Emzirme Reformu’nu biliyor musunuz? Sizce Emzirme Reformu neden gerekli?


Evet biliyorum. Duydum. Blogcu Anne Elifi de düzenli takip ediyorum. Yazının başına da yazdım. Hiçbir annenin elinden emzirme hiçbir bebeğin elinden emme hakkı alınmamalı. Her açıdan kıymetli hangi birini yazayım ki. Bir anne sütü büyük bir mucize. İçeriğinin bebeğe faydası kimbilir kaç bilimsel makaleye konu oldu ki şu an bile kansere bile bir umut olur mu diye çalışmalar var. Diğer yandan düşünün bir canlı getiriyorsunu dünyaya veeee yiyeceği gıda daha başından hazır. Ne yedirsem içirsem derdi yok. Falanca gıda sağlıklı mı hormonlu mu gaz yapar mı kabız yapar mı yeni doğana uygun mu derdi yok. Cokur cokur ver gitsin. Annenin lohusalığı bir nebze kolay bile atlatmasına bile yarıyor olabilir çünkü lohusalığımda en mutlu olduğum anlar Ahmedle emzirme anlarıydı (ki yeni doğanda bu neredeyse günün yarısı demek :) )

Türkiyede hatta birçok ülkede anne-bebek ilişkisi, anne-bebek sağlığı maalesef hala hafife alınıyor. Oysa bugünün bebekleri yarının geleceği. Doktorlar bir yandan 6 ay sadece anne sütü derken devlet en çok 4 ay ücretsiz izin diyor. Tamam diyorsunuz. İş yerinize dönünce süt izninden bahsediyorsunuz atılmakla tehdit ediliyorsunuz. O bitince sütünüz var bebeğinizi gittiği yere kadar emzirmeye niyetlisiniz, sağayım da ertesi gün benim yokluğumda onu içirsinler diyorsunuz bütün gözler size dikiliyor. Yok az süre kaldı çok süre kaldı işten kaytarıyor diye. Kadınlar anne olmasalar bile iş yerlerinde çoğu zaman çifte standarda maruz kalıyorken annelikleri ile beraber iyice ayyuka çıkıyor. Çoğu zaman kötü tepkiyi hemcinsinden alıyorsunuz falan filan. Emzirme Reformu gerekli ve olabildiğince devlet tarafından desteklenmeli ve kanunlar çerçevesinde annelerin haklarını almaları sağlanmalı.


(10) Emzirme Reformu’nu web sitesinde desteklediniz mi? Destek olmak için www.emzirmereformu.com adresindeki formu doldurmanız yeterli

Ben tembelin önde gideni olduğumdan, gönülden desteklesem de sitesinden desteklememiştim. Yazımı yayınlamadan önce hemen formu doldurdum ve artık resmen ben de Emzirme reformunu destekliyorum.

Yelizcim bir kere daha teşekkürler. Yazmak isteyip de ihmal ettiğim bir konuda yazmaya fırsat oldu.

Yukarıdaki soruları yanıtladıktan sonra, veri takibi yapabilmek açısından yazınızın linkini bilgi@emzirmereformu.com adresine gönderiniz.

(*) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı yüzde 1,3. (Kaynak UNICEF Türkiye). Annelerin yüzde 98′i doğumdan sonra emzirmeye başlıyor, fakat ilk iki aydan sonra genel emzirme sorunları veya işe başladıklarında yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle emzirmeyi ve anne sütüyle beslemeyi sonlandırabiliyorlar.

6 Ocak 2010 Çarşamba

Louvre Müzesi Çilesi - 2


Weddıng Feast at Cana(Kana düğünü) (Veronese) 1562-1563 arasında yapılmış.


Dün koyamadığım, Mona Lisa nın tam karşı duvarını tamamen kaplayan bir resim. Ölçüleri 7 metreye 10 metreymiş. İnsan kalabalığından ve resmin büyüklüğünden düzgün bir resim çekemedim maalesef.







Bu yıl Fransada Türk Mevsimi var(beni de bu sebeple mi işe aldılar acep?) . Temmuzda başlayan ve dokuz ay sürecek etkinliklerin parçası olarak bir sergi çıktı karşıma. Mis mis Türkçe açıklamalar. Zevkle okudum. Yukarıdaki kızcağız neden bu tabelanın altında poz veriyordu anlamadım ama bu bölümde ara ara kulağıma Türkçe konuşmalar da çalındı. Ayrı bir keyiflendim.

Izmir sahilinden bir görünüş yazıyordu da hangi yıl ona bakmayı unutmuşum.



Bu üç daha doğrusu dört heykelin hikayesi ilginç. Versay sarayı yapılırken heykel ihtiyacı duyulmuş. O dönem de Vatikanla araları iyi değilmiş Fransızların. Mecburen başka yerlerden araştırmışlar. İşte bu üç heykelde bu yüzden İzmirden buraya taşınmış. Aslında bir heykel daha olması gerekiyormuş bu kompozisyonda fakat sonuncunun akibeti hiç bilinmiyor.


Bundan sonrası için ne yazacağımı gerçekten bilmiyorum. Eski Mısır gizemli. Herkesi kendine çekiyor ama bu kadar da çekimine kapılıp bir memleketin tarihi eserleri soyup soğana çevrilmez ki. Gitmeden sözlükte okuduğum bir yazar insaf edip piramitleri bırakmışlar derken abartmamış. Sullynin iki katına zor sığdırmışlar Eski Mısır eserlerini. Her eser aynı değil tabi bazıları hediye olarak Fransızlara gönderilmiş ama geri kalanları nasıl tedarik edildiği belli. Bir taraftan üzülsem de diğer taraftan seviniyorum. Mezopotamya toprakları malesef sürekli kana susayan topraklar. Iraktaki özgürleştirme(!) haraketinde ne çok eser talan edildi, yok edildi. Bunlar da kendi ülkelerinde kalsa ziyan olup gidecekti belki. İnsanın kaçırılanlara sevinesi geliyor bari bazıları kurtarılmış diye.










Takı tasarımlarını görünce kendi zamanımız için hüsrana uğradım. Tasarım konusunda çok ta ilerlediğimiz söylenemez. Bunları çıkar yerinden tak kimse milattan önce yapıldığını anlamaz.


























Vakit bulduğum ilk anda müze gezinin son ayağı olan Yunan heykellerini de koyacağım sonra bitecek :)