Ahmed beyler kış bebeği olduğundan ve babasının ve benim bitmek bilmez tez meselelerimizin varlığından İstanbulda ve Gebzede bebekle çok fazla dışarı çıkıp bebek dostu mekanları test etme fırsatımız olmamıştı. Ahmed doğmadan önce Gebzede devamlı gittiğimiz bir kaç mekan bebekli hayatımızda da bize olabildiğince kolaylık gösterdiler. Eğer merdiven varsa garsonlardan biri koşarak gelir yardım ederdi falan.
Yolculuklar konusunda da arabamız varken çok sıkıntı yaşamamıştık. Evin önünde biner gideceğimiz yerde iner ve asansörleri kullanırdık. Arabayı sattıktan sonra bir iki kere Ahmedle dışarı çıktığımda da otobüs muavinleri sağolsun seve seve yardımcı oldular derken....... Yolculuk ile beraber bebekli olmanın sıkıntılarını yaşamaya başladık.
İlk macera Türk hava yollarında gerçekleşti. Benim THY ilk binişim. Daha önce farklı firmalar ile uçak deneyimim olmuştu ama THY ve bebek durumu ilk. Öncelikle güzel taraflarını yazayım. 0-2 yaş arası bebeklere sadece bilet ücretinin yüzde 10nunu ödüyorsunuz. Tabi kucağınızda seyahat etme şartıyla. Bu ücrete ücretsiz puset taşıma ve 10 kgluk bir valiz de dahil. ( Tabi benden çok eşyası olan bebeğin 10 kiloluk limitine nasıl sığabileceğimiz ayrı bir yazı konusu olmalı) Çok beğendiğim başka uygulama ise puseti hemen teslim etmeyip uçak kapısında veriyorsunuz. Yani uçağa binene kadar çocuğu nerede zaptederim derdi de yok.
Fakat.... 9 aylık ve mütamediyen herşeyi elleme konusunda gayettt ısrarcı bir bebekle o yol nasıl geçiyor onu ana babasına sormak lazım. Onu zaptetmeye çalışmaktan ikimizde bittik. Ve THY yolları ile sevmediğim kısma gelince. Yemekleri herkes ile beraber getirdiler. Oysa bebekli yolculara bu konuda biraz tolerans sağlanması gerekirdi. Kucağımızda bebek daracık koltuklar açılan tepsiler ve ikimizin önünde de Ahmedin elleme tutma isteğini çılgınca kışkırtan bir sürü tabak çanak. En azından birimizin yemeği önce gelseydi o daracık yerde hem Ahmede hem de onun yerlere atmaya çalıştığı şeylere mukayyet olma şansımız olacaktı. Duyun sesimi havayolu şirketleri...
Uçak işin basit kısmıymış aslında. Eyfeli neden beğenemedim sorunun cevabı aslında yine bu bebekli olma durumundan kaynaklanıyor. Şöyleki biz Parisin bir banliyösünde oturuyormuşuz. Kaybola kaybola Eyfeli iki saatte bulduk. Yanımızda bol bol mızırdanan pusetinden kalkmak için çırpınan bir çocuk ta bonusu. Bu iki saatlik gezimizin tren kısmı çok kötü değildi fakat metroya ulaşmaya çalışınca Parisin ne kadar da bebek düşmanı bir şehir olduğunu gördük. Hatta yürümeyi beceremeyen herkesin düşmanı. Hiçbir yerde asansör yok. Otobüslerin kapıları çok yüksekte. Tekerlekli sandalyeniz ya da diz probleminiz varsa Pariste metroya otobüse binmeyin. Kaç merdiven aşağı kaç merdiven yukarı şeklinde sayamadığım kadar çok yerde 10 küsur kilo Ahmedi 10 küsur kilo arabasını taşımaktan yorgunluktan bitmiştik ikimizde. Eyfeli gördüğümüzde bumuymuş dememize bu sebep oldu işte. Bunca çileye değdi mi? diye kendimizi sorgularken bulduk.
Paris hep hayallerimin şehriydi üniversite yıllarında bir gün gelecek para kazanacak ilk tatilimde buraya gelecektim. ("Sevgilim olmazsa seni götürecem" derdim anneme. "Söz parasını da ben ayarlayacağım." Dalga geçerek "inşallah" çekerdi. Kardeşim de "yaa ben para kazanmıyorum ben gelemeyecek miyim" deyip sızlanırdı. Annem gönlünü yapsın diye "madem benimkini ablan ödeyecekmiş seninkini de ben karşılarım" diye dalga geçerdi. Babam gezmekten nefret eder "gidin gideceğiniz yere ben evimde çok mutluyum" derdi.... Nereden nereye....... Bu işi kabul ettiğimde "bi daha bana burun kıvırma bak verdiğim sözleri geç te olsa tutuyorum götüreceğim seni Parise" dedim. Acı acı güldü bu sefer) Keşke ihmal etmeseymişim o zaman. Çünkü sinir küpü olmuş bir anne, belinin ağrısından yüzü düşmüş bir baba, herşeye saldırma hevesinden bütün meyvelerini yere düşürmüş bir velet ile romantizm hak getire. Tabi merdiven çilesi bitti mi hayırrrr... İndiğimiz istasyon bir tiyatro binasının orasıydı. Eyfeli karşıdan süper gören bir manzarası var. Eee Eyfele nasıl yaklaşır yakından görebiliriz. Ya da dinlenmek için bize çok cazip görünen çimenlere nasıl ulaşırız? Tabiki milyon tane merdiven inerek ve Ahmet beyler ile arabasını indirerek. Geri dönüş yolu nasıl ? Yine milyon tana merdiven ve "Daha da gelmem Eyfel kulesine mulesine" nidaları eşliğinde. Yani çocuksuzlar Parisi görmek istiyoruz diyorlarsa çocuktan önce işlerini halletsinler ya da çocuğu birine satıp gelsinler. Ailece tatili kaldırmıyor burası...
Sonuç kocamla sözleştik. Annemler ya da anneleri gelirse bir gün kocamla başbaşa geleceğiz. Bir de öyle romantizm bulmaya çalışacağız. Umut fakirin ekmeği misali. Hayal ediyoruz işte...
Yolculuklar konusunda da arabamız varken çok sıkıntı yaşamamıştık. Evin önünde biner gideceğimiz yerde iner ve asansörleri kullanırdık. Arabayı sattıktan sonra bir iki kere Ahmedle dışarı çıktığımda da otobüs muavinleri sağolsun seve seve yardımcı oldular derken....... Yolculuk ile beraber bebekli olmanın sıkıntılarını yaşamaya başladık.
İlk macera Türk hava yollarında gerçekleşti. Benim THY ilk binişim. Daha önce farklı firmalar ile uçak deneyimim olmuştu ama THY ve bebek durumu ilk. Öncelikle güzel taraflarını yazayım. 0-2 yaş arası bebeklere sadece bilet ücretinin yüzde 10nunu ödüyorsunuz. Tabi kucağınızda seyahat etme şartıyla. Bu ücrete ücretsiz puset taşıma ve 10 kgluk bir valiz de dahil. ( Tabi benden çok eşyası olan bebeğin 10 kiloluk limitine nasıl sığabileceğimiz ayrı bir yazı konusu olmalı) Çok beğendiğim başka uygulama ise puseti hemen teslim etmeyip uçak kapısında veriyorsunuz. Yani uçağa binene kadar çocuğu nerede zaptederim derdi de yok.
Fakat.... 9 aylık ve mütamediyen herşeyi elleme konusunda gayettt ısrarcı bir bebekle o yol nasıl geçiyor onu ana babasına sormak lazım. Onu zaptetmeye çalışmaktan ikimizde bittik. Ve THY yolları ile sevmediğim kısma gelince. Yemekleri herkes ile beraber getirdiler. Oysa bebekli yolculara bu konuda biraz tolerans sağlanması gerekirdi. Kucağımızda bebek daracık koltuklar açılan tepsiler ve ikimizin önünde de Ahmedin elleme tutma isteğini çılgınca kışkırtan bir sürü tabak çanak. En azından birimizin yemeği önce gelseydi o daracık yerde hem Ahmede hem de onun yerlere atmaya çalıştığı şeylere mukayyet olma şansımız olacaktı. Duyun sesimi havayolu şirketleri...
Uçak işin basit kısmıymış aslında. Eyfeli neden beğenemedim sorunun cevabı aslında yine bu bebekli olma durumundan kaynaklanıyor. Şöyleki biz Parisin bir banliyösünde oturuyormuşuz. Kaybola kaybola Eyfeli iki saatte bulduk. Yanımızda bol bol mızırdanan pusetinden kalkmak için çırpınan bir çocuk ta bonusu. Bu iki saatlik gezimizin tren kısmı çok kötü değildi fakat metroya ulaşmaya çalışınca Parisin ne kadar da bebek düşmanı bir şehir olduğunu gördük. Hatta yürümeyi beceremeyen herkesin düşmanı. Hiçbir yerde asansör yok. Otobüslerin kapıları çok yüksekte. Tekerlekli sandalyeniz ya da diz probleminiz varsa Pariste metroya otobüse binmeyin. Kaç merdiven aşağı kaç merdiven yukarı şeklinde sayamadığım kadar çok yerde 10 küsur kilo Ahmedi 10 küsur kilo arabasını taşımaktan yorgunluktan bitmiştik ikimizde. Eyfeli gördüğümüzde bumuymuş dememize bu sebep oldu işte. Bunca çileye değdi mi? diye kendimizi sorgularken bulduk.
Paris hep hayallerimin şehriydi üniversite yıllarında bir gün gelecek para kazanacak ilk tatilimde buraya gelecektim. ("Sevgilim olmazsa seni götürecem" derdim anneme. "Söz parasını da ben ayarlayacağım." Dalga geçerek "inşallah" çekerdi. Kardeşim de "yaa ben para kazanmıyorum ben gelemeyecek miyim" deyip sızlanırdı. Annem gönlünü yapsın diye "madem benimkini ablan ödeyecekmiş seninkini de ben karşılarım" diye dalga geçerdi. Babam gezmekten nefret eder "gidin gideceğiniz yere ben evimde çok mutluyum" derdi.... Nereden nereye....... Bu işi kabul ettiğimde "bi daha bana burun kıvırma bak verdiğim sözleri geç te olsa tutuyorum götüreceğim seni Parise" dedim. Acı acı güldü bu sefer) Keşke ihmal etmeseymişim o zaman. Çünkü sinir küpü olmuş bir anne, belinin ağrısından yüzü düşmüş bir baba, herşeye saldırma hevesinden bütün meyvelerini yere düşürmüş bir velet ile romantizm hak getire. Tabi merdiven çilesi bitti mi hayırrrr... İndiğimiz istasyon bir tiyatro binasının orasıydı. Eyfeli karşıdan süper gören bir manzarası var. Eee Eyfele nasıl yaklaşır yakından görebiliriz. Ya da dinlenmek için bize çok cazip görünen çimenlere nasıl ulaşırız? Tabiki milyon tane merdiven inerek ve Ahmet beyler ile arabasını indirerek. Geri dönüş yolu nasıl ? Yine milyon tana merdiven ve "Daha da gelmem Eyfel kulesine mulesine" nidaları eşliğinde. Yani çocuksuzlar Parisi görmek istiyoruz diyorlarsa çocuktan önce işlerini halletsinler ya da çocuğu birine satıp gelsinler. Ailece tatili kaldırmıyor burası...
Sonuç kocamla sözleştik. Annemler ya da anneleri gelirse bir gün kocamla başbaşa geleceğiz. Bir de öyle romantizm bulmaya çalışacağız. Umut fakirin ekmeği misali. Hayal ediyoruz işte...


5 yorum:
aaa çok şaşırdım. hadi bizimki gibi 3.dünya ülkeleri neyse de paris'in engellileri ve bebek arabalıları düşünmeyeceği hiç aklıma gelmezdi.
Vallahi benim de inanasim gelmemisti ilk duydugumda. Arkadaslar uyarmisti buradan ama abartiyolar falan demistim. Gozumle gordum bi de ustune test ettim maalesef :(
ilknur bunlari yazdigin cok iyi oldu, bizde önümüzdeki haftalarda kisa bir gezi yapmayi düsünüyorduk, ya parise kuzenlere yada kimsemizin olmadigi viyana diye düsnürken bu yazin süper olmus, hic dikkat etmemistim eskiden, insanin bebegi olmayinca dikkatte cekmiyor demekki :)
Ahmedle daha rahat ve bolm gezmeler dilerim
Bugün sana mektup gibi yorum yazdim ama gitmedi bi türlü.
Biz çocuksuz gittiydik paris e. Aşk nefret dram derken gezdik.
Eyfeli o halde de beğenmedik. Sen diyince hatırladım dev merdivenleri zulüm resmen. Neyse büyüyor. Tgv ile avrupayı gezersiniz. Cok güzel olacak her şey
Ben de çok şaşırdım. Sanki herşey yerli yerinde, sistem tıkır tıkır işlermiş gibi gelirdi, hele bebekli anneler için. Bizim sokaklara can kurban desene... Peki buradaki gibi yardım eden, pusetteki bebeği görünce gülümseyenler felan var mı?
Öpüyoruz.
Yorum Gönder