Daisypath Happy Birthday tickers
Lilypie Second Birthday tickers

29 Eylül 2009 Salı

Hikayenin sonu

Kız çok iyi biri demiştim ya. Araya 7si 40ı girer de kız isteme taa iki ay sonraya atılır diye bekledi. Pazar gecesinin geçmesini... Kız Pazartesi gününün gecesi bedenini bu dünyaya bırakıp ruhlar alemine geçti. Çok şükür ağırlaşmasından sonra çok çekmedi. Ölüm onun için bir kurtuluştu kurtuldu.

Kayınvalide cenazesine misafir gibi geldi. Zaten kız da kesinlikle istemiyordu ıonu cenazesinde ama kimse söyleyemedi. Gelmemesini.. Kızdan rol çalmak istercesine bir gece önce yaptıkları nişanı herkese duyurmaktan çekinmedi. Her cenazedeki bayılma senaryosunu oynadı. Sonra kızın büyüğü 13 küçüğü 9 yaşında iki çocuğu ardında bırakarak aynı misafirlikle oradan ayrıldı. Şimdi bu çocuklara kim bakacak belli değil.

Okuyup ta duasını esirgemeyen bütün herkese de minnettarım.

27 Eylül 2009 Pazar

Bir hikaye

Kız zor bir hayat geçirmişti. Ailesinin durumu hiçbir zaman iyi olmadı. Büyük ihtimal ilkokul mezunuydu. Belki ortaokul. 15-16sında fabrikalarda çalışmaya başlamıştı. 20lerinde bir çocuğu sevdi. Ailesi çocuğu başkasıyla evlendirmek istiyordu. Gizlice evlendiler. İstenmeyen gelindi. Kayınvalide ele güne rezil olmamak için düğün yaptı onlara. Geline istenmediği açıkça bildirilsin diye babasının evinden çıkartmaya sadece kayınvalidenin (İlknurun deyimiyle) bacısının kocası gitti. Hiç kimse bir genç kızın o zaman neler hissedebileceğini düşünmemişti. Kocasıyla kötüsü bol olan bir hayat geçirdi. Önce bir kızları oldu ardından da bir oğulları. Oğullarının adını kocasının vefat etmiş (iyi ki de etmiş te ardından gelen rezillikleri görmemiş) kayınpederinin adını koydular. Çalışmak için şehirler değiştirdiler. Olmadı bir türlü, memleketlerine geri döndüler. Kızın bütün iyiliğine rağmen istenmeyen gelinliği hiç bitmedi. Şükür ki ne şirret bir görümcesi vardı (görümcesi yoktu zaten) ne de eltisi. Hatta eltisiyle çok iyi anlaşırlardı.


Kızın annesi göğüs kanseriydi. Yıllarca onu hastanelere o getirip götürdü. Sonra bir öğrendi ki o da göğüs kanseri. Tedaviler başladı. Kemoterapi gördü. Saçları döküldü. Peruk aldı kız kendisine saçsız görünmesin diye. Kına gecesine, düğüne katıldı o peruğuyla. Kına gecesinde gelinle traji-komik bir sohbetleri bile oldu. Arkasından yıllarca bol bol gülünen.


Durumları yoktu ya ondan bırak Amerikaya gitmeyi İstanbula bile gidemedi tedavi olmak için. Oldukları şehrin Tıp fakültesiydi bütün umutları. Gögsünü alacağız dediler. Sonra dediler ki kanser temizlenmiş. Rahat bir nefes aldılar belki. Gögsünün alınmasına içerlediyse de sevindi belki de kız bu lanet hastalıktan kurtulduğuna. Aradan zaman geçti biraz. Doktorlar bu sefer pankreasta gördüler o lanet şeyi. Tekrar başladı tedaviler. Bir ara bıraktı kız tedavileri ne olacaksa olsun diye. Çok yorulmuştu belki de. Sonra gene dayanamadı tekrar başladı tedaviler. İki tane çocuğunu düşünüyordu belki de. Bırakacağı kimi vardı ki onları. Zaten çocuk dediğin kime bırakılır ki. Annenin canları ciğerleri. Son ara işler kötüleşmeye başladı. Kan sayımları hep düşük çıktığı için tedaviler yapılamadı. İlaçlar verilemedi.


Kız herşeye rağmen çok güleryüzlüydü. Bilmediği şeyleri duyduğunda yüzünde muhteşem bir şaşkınlık belirir. "Yaaa öyle mi" derdi. Çok hoş bir konuşması vardı.

Tedavilerin bu noktaya geldiği zamanlarda ömrüm yetmez belki göremem diye oğlunun sünnetini yaptı. Çok eğlendi o gece.


Kendisine hastalığı yüzünden gezmeye geleceğini çok geç bildirenlere sakın hazırlanma diyenlere bile bin çeşit yiyecek hazırlardı.

Aklı fikri kızının okumasındaydı. Kendi gücünün yettiğince çaba gösterdi. Derdi yetmezmiş gibi onun için üzülüp dururdu.


Kız sonra kendini dine vermeye çalıştı. Kuran öğrenmeye başladı. Dili döndüğünce becebildiğince elinden geleni yaptı. Belki de hastalığının etkisiyle. Bir ara saçlarını bile kapattı.


Kız bebek mevlütlerine de katıldı. Çakma lohusanın yanında oturdu. Onun bebeğini sevdi, kucakladı uyutmaya çalıştı. Hadi elden ele gezdirelim denen kısmında lohusanın da ricasıyla bu saçmalıktan bebeği korudu. Maddi gücü hiç yoktu ama gene de kendilerine hediyelerin en iyisi götürülmesine rağmen bebeğe bunu layık görmeyen çok akrabanın aksine o gücünün o kadar ötesinde hediyelerle geldi ki arkasından saatlerce düşündürttü.

Bir yıl önce kendi hastalığı azmış gibi gelir olsun diye 80 küsurlarında bir teyzenin bakımını aldı üstüne herşeyiyle. Ne yapabilirim üç beş kuruş gelsin diye.


Kızın hayatı bir peri masalı değildi belli ki. Kız kötüleşti de kötüleşti. Ramazanda evlerine uğrayan bacının kocası onu hiç iyi görmedi. Hatta bayramda görüşürüz temennisine "inşallah, bakalım enişte" cevabını aldı. Ve kız haklı çıktı. Bayramda kız çok kötüleştiği için hastaneye kaldırdılar. Sarılık siroza dönmüştü artık. Doktorlar hiç ümit vermediler. Su alındı biraz vücudundan. Biraz rahatladı. Hatta bayramın üçünü günü kocasından poaça istedi diye dünyanın dört bir köşesinden sevinenler oldu.

Kayınvalide bayramın ikinci günü geldi sadece. Kız gelmesini istemiyor aslında.


Ondan sonra işler maalesef daha da kötüleşti. Kız gözlerini yumdu açmıyor. Belli ki vücudunda dayanılmaz acılar var. Karnı şişmeye devam ediyor, yüzü soldukça soluyor. Doktorlar kocasına artık hazır mısın? diye soruyorlar.


Peki hikayenin başından beri bir daha bahsetmediğimiz kayınvalide ne yapıyor?

a) Kızın başından hiç ayrılmıyor. Her işine koşuyor.

b) Evinde açmış kitabını elinden geldiğince kız için dualar edip yalvarıyor Allaha. Göz yaşı döküyor.

c) Pazar akşamı en küçük oğluna kız istemeye hazırlanıyor.


Son şıkka bakıp ta aaaaa olur mu demeyin. İnsanlık ölmüş. Cenazesini kaldıran yok da bir kız orada ölüyor kayınvalidenin elinden ne gelir. Hayat devam ediyor. "Show must go on."


Utanmasam yazacağım ki bu bir hikaye değildir. Gerçek hem de en acısından gerçek bir olaydır. Ama utanıyorum bu kızın benim yengem, kayınvalidenin ise öz be öz teyzem olduğunu yazmaya.


Sadece düşünüyorum. Nasıl olabilir de birinin aklına bu ortamda kız istemek gelir diye.... Ya da orada birinin ölüm döşeğinde yattığını bile bile sizi kız istemeye kabul eden aileden ve kızlarından ne hayır bekliyorsunuz diye.


Şefika ablamı çok çok iyi tanımam. Büyük olaylarda görüşürdük daha çok. Bir de ben buraya gelmeden önce veda etmek için gitmiştik onlara. Ben o şehirden ve adının yanında akraba sıfatı bulanan insanların çoğundan koptum çok şükür ama annemlerden bütün haberlerini alıyorum hala. Şefika abla burada onu yazdığımı bilse gene yüzünde o şaşkınlıkla "yaaaa" der ve kocaman gülümserdi muhakkak. Keşke keşke o yattığın ölüm döşeği olmasa. Keşke ben geldiğimde hayatta olsan capcanlı ve ben sana gösterebilsem şu yazıyı. Hiç olmayacak şeyler istiyorum ama seni bu halinde gören kardeşimin halini düşündükçe hatıramda hep iyi halinle kalmanı tercih ediyorum.


Niye bu kadar aile sırrını ortaya döktün derseniz. Bu oğluma bırakmak istediğim birşey değil belki bir süre sonra silerim bile bu yazıyı ama şuanda sadece ve sadece belki birilerinin dua etmesine vesile olurum diye. Onun acılarını dindirmesine belki biraz yardımı dokunabilirse......

25 Eylül 2009 Cuma

11. Ay biterken

Bugün oğlum 11 ayını da bitirdi. İnanılır gibi değil. Bundan tam 30 gün sonra bir yıl olacak doğduğu. Canımdan koptuğundan beri canıma can kattığı koskoca bir yıl.
Her geçen gün gözlerimin önünde büyümesini seğretmek hem eğlenceli hem hüzünlü. Onun yeni yapabildiği şeylere mutlu olurken zamanın bu kadar hızlı akmasına hüzünleniyorum. Allah ömür verirse yürüdüğünü, koştuğunu, okula başladığını, üniversiteyi bitirdiğini, askere gittiğini, evlendiğini, kendi çocuklarını sevdiğini de göreceğim. O zaman da zaman hızlı akıyor diye üzüleceğim belki de. Onu daha çok öpebilseydim. Daha çok kucaklasaydım bak şimdi hiçbirini yapamıyorum diye hayıflanacağım belki de...

Son bir ayda neler oldu..



* Süpermen süpermen oldu :) Acayip çığlıklar atmalar, hızlı hızlı emeklemeler. Bir emekleme hızı var inanılır gibi değil. Hayırı biliyorsa da sallamıyor. Gitme çocuğum mutfağa diyorum bir duruyor gülüyor daha hızlı kaçıyor bu sefer.





* Dişler iki de kaldı. Alttan da üstten de kabarmışlar ama daha piyasa da yoklar.

* Hiç huyu olmayan şeyler başladı. Milletin çocuğu ek gıdaya ilk başladığında yapar benimki sonradan sonraya yiyecekleri diliyle dışarı çıkartmaya başladı. Karnı doyduğundan değil oyun olsun diye yapıyor. Baştan bağırdım bir iki kez. Kesti. Sonralarda ise ona bağırıyorum diye ağlamaya başladı. Ben de artık diliyle ilk dışarı ittiğinde kesiyorum vermeyi. Umuyorum ki vazgeçecek bu huyundan.

* Altını almak işkencenin yeni adı. Pehlivanların en büyük güreş mekanı olan bir memleketten geldiğini belli ediyor kendileri. O sırt yere gelmeyecek. Çığlık çığlığa ağlayıp hop yüzüstü dönüyor emeklemeye başlıyor. Etraf rezil olacak diye aklım çıkıyor.

* Bilgisayar ekranından da olsa babasını, dedesini, teyzesini, anneannesini tanıyor. Hele dedesinin yaptıklarına kıkır kıkır gülüyor.






* Tutma hastalığı var. Herşeyi tutacak. Banyo yaparken malum yerini, diğer zamanlarda da oyuncakları haricinde herşeyi. Karar verdim kendi istemeye başlayana kadar almayacağım oyuncak. Çocuk masrafsız şeyleri seviyor. Boş ya da dolu su şişesi, cips kutusu, peynir kutusu, terlik, ıslak mendiller, mutfakta bulgur paketi, süt kutuları gibi şeylerle oynasın başka da bir şeyi gözü görmesin. Oyuncaklar dekor niyetine evde.


* Sallanmaya bayılıyor. Burada onun ayına en yakın park oyuncağı öne arkaya doğru sallanan şeyler. Ben biraz sallıyorum durunca kendi kendini sallamaya başlıyor.




* Diş fırçası aldım. Sapını sokuyor ağzına. Diğer yönünü çeviriyorum hadi tekrar arkasını alıyor.
* Ekmek bu aralar favorisi ver eline kemirsin dursun.

* Mutfak favori mekan. Kaçıp kaçıp oraya gidiyor. Kapısı kapalıysa yere yatıp kilimini çekmeye çalışıyor. Bu da anamdan hayır yok bu akşam yemeği ben yapacağım modu.



* Kucakta oturmayı hiç sevmiyor. Bazen gel azıcık oturalım diyorum. Yok illa yere inecek emekliyecek. İyi hoş tabi de. Eskiden yürümeye merakı vardı. Hep ellerini kaldırıp ayağa kalkmak istediğini belirtirdi. Şimdi ben kaldırıyorum hop yere çöküyor hemen. Emeklemek kolayına geliyor galiba.
* Bakıcısına sorarsan baba dedi anne dedi diyor. İyi de bizim dilde mama anne demek değil ki demedim :) babababa da hep söylediği şey. Babasını yolcularken yüzüne bakıp baba demişti de kocamın ayakları onu zor bindirdi trene. Ondan beri hep söylüyor ama bilinçli mi bilinçsiz mi ben çok karar veremedim.
Şimdilik aklıma gelenler bu kadar...

Önyargılar-1

Efendim dünkü Fransızca kursumuzun konusu önyargılardı.

1) Fransaya gelmeden önce ne gibi önyargılarımız vardı, bunlar var mıymış gerçekten?
2) Fransızların bizim ülkemiz ile ilgili önyargıları nelermiş ve bunlar doğru mu?

diye sordu örtmenimiz. Anlattık biz de. Tabi ingilizce olarak. Ben bu kursttan kıllanmaya başladım bu arada. Size fransızca öğreteceğiz ayağına bizi bilmediğimiz bir psikoloji deneyine soktular da üstümüzde deneme mi yapıyorlar diye düşünmeye başladım. Önümüzdeki haftaki vaziyete göre kararımı vereceğim.

Neyse ilginç şeyler çıktı. Sınıftakilerin Fransa ile ilgili önyargıları üç aşağı beş yukarı şöyle:

* Kızlar: Sınıfımızın erkek nüfusu çok mutsuz bu konudan. Hayal kırıklığına uğramışlar. Tahmin edin bakalım bunu söyleyenlerden biri kimdi? Hintli arkadaşım...

* Kadınların Tarzı: Valla sınıfta en söz sırası bana geldiği ve o saate kadar aklıma gelenlerin çoğu söylendiği için bunu ben söyledim. Paris modanın başkenti deyince, bir de Fransız kadınlarını kafamda pek aristokrat kurduğumdan etraf 90-60-90 mümkünse 1.80 boyunda döpiyes takım giyen kadınlardan geçilmez sanıyordum. Haklarını yemeyeyim Amerikalılardan çok daha düzgün giyiniyorlar. Hatta yaşlı Fransız teyzeler benim hayalimdekine gayet yakın giyiniyorlar ama yaşıtlarımın hali içler acısı. Birincisi beni mutlu edecek kadar çok kilolu kadın var etrafta. İkincisi giyim tarzları için söyleyebileceğim tek şey sabah gözleri kapalı olarak dolaptan eşyaları şeçip giyiyorlar. Bu kadar alakasız giyinmek başarı ister yoksa... Zaten kırk milletten insan var. Kim Fransız ayırabilene aşk olsun. Onun da etkisi var sanırım bu enteresan giyim kuşam stilinde.

* İngilizce : Fransızlar bu konuda nasıl bir nam salmışlarsa sınıfın yarısı bunu söyledi. Fransızlar kendi dillerinden başka dillerde konuşmazlar. Dillerini yere göğe koyamazlar. Bilseler bile İngilizce konuşmazlar. Bunu geldiğimde de yazmıştım. Baştan aşağı yanlış. Bir çoğu İngilizce biliyor. Türkiyede arasan bu kadar çok konuşan bulamazsın. Ve her konuda yardımcı olmaya çalışıyorlar. Anlıyor ama konuşamıyor mu o zaman işaret diliyle anlatıyorlar. Örtmenimiz "bu önemli bir konu. Ben aynı zamanda Fransızlara da İngilizce öğretiyorum. Dillerini çok önemsediklerinden değil de bir kelimeyi yanlış teleffuz etme konusunda çok büyük kompleksleri var. Hata yapmaktansa susmayı tercih ediyorlar" dedi. Bana gayet makul bir açıklama gibi geldi çünkü kendimden biliyorum.

* Yemek: Sınıfın çoğu etlerin pişmeden servis edildiğinden şikayet etti. Umduklarını bulamamışlar. Ben bir şey ummadığımdan bulduğuma da çok bozulmadım. Geldiğimden beri burada hiç kırmızı et yemedim dışarıda ama yemekhanede gördüğüm evet etin dışı pişmiş içi resmen kırmızı duruyor. Hem bundan hem de daha ne eti diye soracak Fransızcam olmadığından hayatta en nefret ettiğim yiyecek olan balığın müptelası oldum. (Balıkların o insanın içini acıtan bakışları yok mu? Ondan yiyemiyorum ben bu mereti) Kocam iyi tarafından bak saçların cildin çok çok sağlıklı olacak diye moral vermeye çalışıyor ama nafile. İçim kalka kalka yiyiyorum onu da.

Bugün ise başıma öyle bir iş geldi ki. Sanırım bir kaç gün yemekhanenin önünden geçmem mümkün olmayacak. Her zamanki gibi balıkların olduğu yerden gayet balığa benzeyen yemeğimi aldım. Masaya oturduk. Ben bir yudum aldım yemeğimden ama bana bakan o gözleri gördükçe yaw dur bi sorayım dedim. Masadakilere bu balığın çeşidi ne olaki diye sordum. Japon bir kız bir şeyler dedi ama anlamadım sandım. Konduramamışım oysa. Yengeçmiş yediğim :( Allahım neydi günahım şeklinde geri kalan şeylerden tat almaya çalıştım ama yok zehir oldu öğle yemeği. Piti piti kumsalda yürüyen yengeçler düşünmekten yiyemedim hiçbir şey. Neden koyun, kuzu, tavuk ta değil de deniz ürünlerinde ben böyleyim of offf.

* Molalar: Biz Fransızları çalışır bilirdik. Çok mola veriliyor işlerde günün yarısı molayla geçiyor diye şikayet etti Hintliler. Hangi akla hizmet şikayet ettiklerini anlamadım. Valla bu konuda pek hak vereceğim onlara. Bir öğlen yemeği dediğin 1.5 saat sürer mi kardeş. Sabah ve öğlen kahve molalarını saymıyorum bile. Sabah işe gitme saatimi yazarsam Türkiyeden Fransaya beyin göçü başlayacak ondan korkarım. Molalarda kalkıp gitsem gruptan ayrı durduğumu sanacaklar diye bir yere de kaçamıyorum. Bazen çok keyifli sohbetler oluyor ama bazen de 1.5 saat Fransızca dinle dur. Arada laf atan olursa ne ala.

* İdari İşler: Çok ağır ilerliyor diye duymuştum dedi biri. Örtmenimiz de dahil bunun bir önyargı değil gayet gerçek bir tespit olduğuna dair mutabık olduk sonunda.

* Futbol: Hintli bir oğlan dedi ki ben Fransanın futbolunu meşhur bilirim. Zidanı dünya tanır ama gel gelelim bizim ofiste tek Fransız yok futbola ilgi duyan. Ne oynuyorlar ne seyrediyorlar dedi. Hiç uzmanlık alanım değildir. Çok şükür koca tarafından da kültürlenmiyoruz bu konuda.

* Gelişmişlik: Çinli bir kız ben Fransayı çok daha modern, gelişmiş bir ülke sanıyordum. E bizden bir farkınız yok dedi. O da benim gibi kafasında ne kurduysa. Birincisi her şehri aynı mıdır bilemem de. Pariste kural çok uygulayan yok. Kaldırıma, bebek arabalarını kaldırımdan indirmek için özel olarak eğimli yapılmış yaya geçitlerine araba park etmek pek moda burada. Ceza keseni de yok demek ki insanlar bu kadar rahatlar. Ahmedi bakıcısına götürürken acayip sıkıntı yaşıyorum.
Sık aralıklarla metal kutular var. Köpeğini dışarı çıkartan çekip oradan bir poşet alsın da hayvanın pisliğini içine koysun temiz olsun etraf diyerekten. O kadar çok köpek sahibi var daha bir tanesini görmedim o poşetlerden alırken. Asla temizlemiyorlar. Sokaklar hayvan pisliği dolu.
Demişlerdi inanmamıştım. Arabalar park etmek için gerçekten öndeki ve arkadaki arabaya çarpa çarpa girip çıkıyorlar park edecekleri yere. Daha bunun gibi bir sürü şey var...

Fransizlarin bizlerin ülkeleri ilgili onyargilarina gelince onu da yarın yazarım artık...

22 Eylül 2009 Salı

Je m`appelle Ilknur

Temmuzun ortasında mezun olduğumu varsayarsam şunun şurasında iki ay geçmişti öğrencilik kariyeme son vereli. Göbek bağımı okula mı gömmüşler ne. Yeniden okullu olduk sınıfları doldurduk. Buraya beni çağırırken gel Fransızca bilmesen de olur diye pazarlayan patronumun iş genelinde pek etkisi olmadığından bütün haberleşme Fransızca yapılıyor. Sunumların bile çoğu öyle. Aslında beni saçma sapan bir sürü şey dinlemekten kurtarsa da haberleşmede ve öğlen yemeklerinde biri acıyıp ta benimle İngilizce konuşmadığı sürece bütün olaylara Fransız kalamıyorum.

Hazır işyerinin kursları da var diye yazıldım. Bugün de başladık derslere. Hiç şakaları yok. İmza alıyorlar her ders. Gelmeyene ne yapıyorlar pek fikrim olmasa da. Bu benim ömrü hayatım boyunca Türkçeyi de sayarsak öğrenmeye niyet ettiğim 5. dil. Hangisini çok iyi konuşuyorsun derseniz hiçbirini diyeceğim fakat niyet önemli değil mi? Standarttan başladık. Ben kimim, nereden geldim, bu kaç para, iyi günler, iyi akşamlar diyebiliyorum artık ki Almanca ve Arapça da bundan öte de gidemedim :)

Buraya geldim geleli bol kahkahalı geçirdiğim ilk gün bugündü. Ne zamandır eğlenmemiştim bu kadar gülmekten gözümden yaşlar aktı. Cem Yılmaz kıvamındaki hocamızdan tutun da sınıfın yarısından çoğunu oluşturan Hintli ve Çinliler herkesi kırdı geçirdi desem yeri. 15 kişilik sınıfın 4ü Hintli (ki pek şakacı tipler çıktılar) 6sı Çinli. Dünya nüfusundaki yerlerine orantılarsak çok ta enteresan bir durum değil tabi. Hocamız olan kızcağızın isimlerimizi hatırlamak için çağrışım yapabilmesi için birşeyler söylememizi rica etmesi üzerine Çindeki sülalesini anlatanlar mı istersin, masaya resimler koyup içinden iki tane seçin ve niye seçtiğinizi bana anlatın demesi üzerine 40ına merdiven dayadığını düşündüğüm Hintli bir adamın çıtır bir Fransız kızın tek başına bankta oturur resmini seçip "benim geleceğimi simgeliyor, o benim gelecekteki eşim, yanlız oturmuş beni bekliyor" demesini mi istersin. Adı Miltos olan bir çocuğun Hiltondan aklınızda tutun demesi üzerine Paris Hilton mu diye soran aynı Hintliyi takdir ettim. Abinin evlenme yaşı gelmiş geçiyor acilinden bir kız bulmak lazım.

Benim çağrışımım hepsinden kolay geldi hocama (ismi Santhana olan bir Hintli oğlanın da Carlos Santhanadan çağrıştırılması hariç) . Kulakları çınlasın ilk İngilizce öğretmenim her "ignore" deyişinde yerimden sıçrardım şimdi bana soru soracak diye. İsmimi de her daim şiveli söylediğinden ikisini ayırabilmem biraz zaman almıştı. Resim niyetine de bir çocukla babasının el ele tutuşmuş bir resmi (Burada geçen gün Esranın tavsiye ettiği Alamanya treni fona girer:P) ile bir kütüphane resmi seçtim. İlk resim oğlumla kocamı simgeliyor ikincisi de bu kurs bittiğinde fransızca bir şeyler okuyabilirim belki diye dedim :P Milletin yaptığı onca geyiğin üstüne pek ciddi kaçtı ama elimin altında onlar vardı ya da bilmem benim elim onlara gitti.

Diğerlerinin dakikalarca kıvranmasına rağmen Fransızcada u diye yazılıp ü diye okunan harfi rahatlıkla çıkarıp hocamdan bir de aferim aldım günün bonusu olarak... Çok eğlenceli bir sınıfa düşmüşüm. Haftada iki gün terapi niyetine. Sonunda biraz da Fransızca öğrenirsem yanıma kar kalacak işte...