Kız zor bir hayat geçirmişti. Ailesinin durumu hiçbir zaman iyi olmadı. Büyük ihtimal ilkokul mezunuydu. Belki ortaokul. 15-16sında fabrikalarda çalışmaya başlamıştı. 20lerinde bir çocuğu sevdi. Ailesi çocuğu başkasıyla evlendirmek istiyordu. Gizlice evlendiler. İstenmeyen gelindi. Kayınvalide ele güne rezil olmamak için düğün yaptı onlara. Geline istenmediği açıkça bildirilsin diye babasının evinden çıkartmaya sadece kayınvalidenin (İlknurun deyimiyle) bacısının kocası gitti. Hiç kimse bir genç kızın o zaman neler hissedebileceğini düşünmemişti. Kocasıyla kötüsü bol olan bir hayat geçirdi. Önce bir kızları oldu ardından da bir oğulları. Oğullarının adını kocasının vefat etmiş (iyi ki de etmiş te ardından gelen rezillikleri görmemiş) kayınpederinin adını koydular. Çalışmak için şehirler değiştirdiler. Olmadı bir türlü, memleketlerine geri döndüler. Kızın bütün iyiliğine rağmen istenmeyen gelinliği hiç bitmedi. Şükür ki ne şirret bir görümcesi vardı (görümcesi yoktu zaten) ne de eltisi. Hatta eltisiyle çok iyi anlaşırlardı.
Kızın annesi göğüs kanseriydi. Yıllarca onu hastanelere o getirip götürdü. Sonra bir öğrendi ki o da göğüs kanseri. Tedaviler başladı. Kemoterapi gördü. Saçları döküldü. Peruk aldı kız kendisine saçsız görünmesin diye. Kına gecesine, düğüne katıldı o peruğuyla. Kına gecesinde gelinle traji-komik bir sohbetleri bile oldu. Arkasından yıllarca bol bol gülünen.
Durumları yoktu ya ondan bırak Amerikaya gitmeyi İstanbula bile gidemedi tedavi olmak için. Oldukları şehrin Tıp fakültesiydi bütün umutları. Gögsünü alacağız dediler. Sonra dediler ki kanser temizlenmiş. Rahat bir nefes aldılar belki. Gögsünün alınmasına içerlediyse de sevindi belki de kız bu lanet hastalıktan kurtulduğuna. Aradan zaman geçti biraz. Doktorlar bu sefer pankreasta gördüler o lanet şeyi. Tekrar başladı tedaviler. Bir ara bıraktı kız tedavileri ne olacaksa olsun diye. Çok yorulmuştu belki de. Sonra gene dayanamadı tekrar başladı tedaviler. İki tane çocuğunu düşünüyordu belki de. Bırakacağı kimi vardı ki onları. Zaten çocuk dediğin kime bırakılır ki. Annenin canları ciğerleri. Son ara işler kötüleşmeye başladı. Kan sayımları hep düşük çıktığı için tedaviler yapılamadı. İlaçlar verilemedi.
Kız herşeye rağmen çok güleryüzlüydü. Bilmediği şeyleri duyduğunda yüzünde muhteşem bir şaşkınlık belirir. "Yaaa öyle mi" derdi. Çok hoş bir konuşması vardı.
Tedavilerin bu noktaya geldiği zamanlarda ömrüm yetmez belki göremem diye oğlunun sünnetini yaptı. Çok eğlendi o gece.
Kendisine hastalığı yüzünden gezmeye geleceğini çok geç bildirenlere sakın hazırlanma diyenlere bile bin çeşit yiyecek hazırlardı.
Aklı fikri kızının okumasındaydı. Kendi gücünün yettiğince çaba gösterdi. Derdi yetmezmiş gibi onun için üzülüp dururdu.
Kız sonra kendini dine vermeye çalıştı. Kuran öğrenmeye başladı. Dili döndüğünce becebildiğince elinden geleni yaptı. Belki de hastalığının etkisiyle. Bir ara saçlarını bile kapattı.
Kız bebek mevlütlerine de katıldı. Çakma lohusanın yanında oturdu. Onun bebeğini sevdi, kucakladı uyutmaya çalıştı. Hadi elden ele gezdirelim denen kısmında lohusanın da ricasıyla bu saçmalıktan bebeği korudu. Maddi gücü hiç yoktu ama gene de kendilerine hediyelerin en iyisi götürülmesine rağmen bebeğe bunu layık görmeyen çok akrabanın aksine o gücünün o kadar ötesinde hediyelerle geldi ki arkasından saatlerce düşündürttü.
Bir yıl önce kendi hastalığı azmış gibi gelir olsun diye 80 küsurlarında bir teyzenin bakımını aldı üstüne herşeyiyle. Ne yapabilirim üç beş kuruş gelsin diye.
Kızın hayatı bir peri masalı değildi belli ki. Kız kötüleşti de kötüleşti. Ramazanda evlerine uğrayan bacının kocası onu hiç iyi görmedi. Hatta bayramda görüşürüz temennisine "inşallah, bakalım enişte" cevabını aldı. Ve kız haklı çıktı. Bayramda kız çok kötüleştiği için hastaneye kaldırdılar. Sarılık siroza dönmüştü artık. Doktorlar hiç ümit vermediler. Su alındı biraz vücudundan. Biraz rahatladı. Hatta bayramın üçünü günü kocasından poaça istedi diye dünyanın dört bir köşesinden sevinenler oldu.
Kayınvalide bayramın ikinci günü geldi sadece. Kız gelmesini istemiyor aslında.
Ondan sonra işler maalesef daha da kötüleşti. Kız gözlerini yumdu açmıyor. Belli ki vücudunda dayanılmaz acılar var. Karnı şişmeye devam ediyor, yüzü soldukça soluyor. Doktorlar kocasına artık hazır mısın? diye soruyorlar.
Peki hikayenin başından beri bir daha bahsetmediğimiz kayınvalide ne yapıyor?
a) Kızın başından hiç ayrılmıyor. Her işine koşuyor.
b) Evinde açmış kitabını elinden geldiğince kız için dualar edip yalvarıyor Allaha. Göz yaşı döküyor.
c) Pazar akşamı en küçük oğluna kız istemeye hazırlanıyor.
Son şıkka bakıp ta aaaaa olur mu demeyin. İnsanlık ölmüş. Cenazesini kaldıran yok da bir kız orada ölüyor kayınvalidenin elinden ne gelir. Hayat devam ediyor. "Show must go on."
Utanmasam yazacağım ki bu bir hikaye değildir. Gerçek hem de en acısından gerçek bir olaydır. Ama utanıyorum bu kızın benim yengem, kayınvalidenin ise öz be öz teyzem olduğunu yazmaya.
Sadece düşünüyorum. Nasıl olabilir de birinin aklına bu ortamda kız istemek gelir diye.... Ya da orada birinin ölüm döşeğinde yattığını bile bile sizi kız istemeye kabul eden aileden ve kızlarından ne hayır bekliyorsunuz diye.
Şefika ablamı çok çok iyi tanımam. Büyük olaylarda görüşürdük daha çok. Bir de ben buraya gelmeden önce veda etmek için gitmiştik onlara. Ben o şehirden ve adının yanında akraba sıfatı bulanan insanların çoğundan koptum çok şükür ama annemlerden bütün haberlerini alıyorum hala. Şefika abla burada onu yazdığımı bilse gene yüzünde o şaşkınlıkla "yaaaa" der ve kocaman gülümserdi muhakkak. Keşke keşke o yattığın ölüm döşeği olmasa. Keşke ben geldiğimde hayatta olsan capcanlı ve ben sana gösterebilsem şu yazıyı. Hiç olmayacak şeyler istiyorum ama seni bu halinde gören kardeşimin halini düşündükçe hatıramda hep iyi halinle kalmanı tercih ediyorum.
Niye bu kadar aile sırrını ortaya döktün derseniz. Bu oğluma bırakmak istediğim birşey değil belki bir süre sonra silerim bile bu yazıyı ama şuanda sadece ve sadece belki birilerinin dua etmesine vesile olurum diye. Onun acılarını dindirmesine belki biraz yardımı dokunabilirse......