Daisypath Happy Birthday tickers
Lilypie Second Birthday tickers

16 Eylül 2010 Perşembe

Aktivite Maduru bir Annenin Hazin Öyküsü

8 aydır ben kavun karpuz niyetine yatıyorum ya çocuksuz çocuksuz. Sandım ki oldum. Olmak bir yana iyice hamlamışım bunu çok acı şekilde öğretiyor Ahmed beyler. Türkiyeye dönmeme yakın bende bir heyecan vardı. Ahmed beylerin kendi kendine yemek yemeyi öğrenmesi, tuvalet eğitiminin verilmesinin başı çektiği onlarca proce ile geldim. Nasıl azimliyim nasıl idealistim kendim bile inanamıyorum :) Oğlan iki yaşına geldi ya, söz anlıyor artık ya. Ben söyleyeceğim o yapacak ben de süper anne olarak gezeceğim ortalıkta. "Valla şekerim bir haftada tuvalet eğitimini hallettik". "Yok yok çorbasını damla dökmeden kendi içer bizimki" diye cümleler kuracağım diye hayaller kuruyorum bir taraftan da. Ne diyeyim Allah insana önce akıl fikir versin. Cahil cesarati dedikleri şey gelmiş bana. El kadar bebekten neler beklemişim haberim yok.

Sonuç, tuvalet eğitimi fos. Daha doğrusu ben her yerde okur dururdum. Çiş eğitimi kolay oluyor da kaka daha zor. Onu kendinden parça sandıkları için yapmazlar falan diye. Külli yalanmış. Oğlan gayet güzel yapıyor kakasını ama çiş diyerek. Gelgelelim çişini lazımlığa denk getirdiğimiz sayılı. Ya kontrol edemiyor ya da etmek istemiyor. Pek anlamadım. Tamam dedim razı oldum. Canı sadece kakasını yapmak istiyorsa eyvallah.

E hadi yemek yeme meselesini çözelim dedim bu sefer. Çatal kullanımı süper. Onda problem yok ama iş kaşığa geldi mi ortalık karışıyor. Kaşığı da çatal gibi dikine ağzına sokmaya çalışınca vermeye çalıştığım sıvı doğruca üst başa. Hadi vazgeçeyim erken diyeyim desem, girmişiz bir yola dönüşü yok. Ben kaşığı bir iki eline verdim ya, velet artık benim hiçbir şekilde yedirmeme izin vermiyor. Hemen tepkisini koyuyor. El Tarzan misali gögsüne vurularak "Ame, Ame" diye bağırılıyor. Meali "Ahmed yapacak". Ne yapsak ne etsek derken, sanırım Nurturiada okudum. Mercimek-fasulye aktivitesi kaşık tutmalarına yardımcı oluyor. Egzersiz oluyor diye. Koştum aldım bir kilo mercimek. Plan şu; iki kap alacağız. Ben birine mercimekleri koyacağım. Doldur çocuğum diyeceğim o da diğerine dolduracak. Alkiş yapacağız. Ben evladımın muhteşemliği ile gurur duyacağım.

Sonuç mu ne oldu? Ben sustum resimler konuşsun...












Bundan sonra daha da çozuttu ki onların resmini çekemedim konu mankeni olduğum için. Mavi kap en son benim kafama geçirilmiş, mercimekler avuç avuç kafamdan aşağı dökülüyordu.

Dip Not: Nehir güzel melek, Elveda. Senin için iki satır yazı yazmak istedim. Yazmadım elim gitmedi. Sana veda için gelmek istedim. Kendi dünyevi meselelerim yüzünden gelemedim. Senin şu anda dünyada olduğundan kat kat iyi bir yerde olduğundan zerrece şüphem olmadığından, bütün dualarım annene-babana, Allah onlara sonsuz dayanma gücü versin, sana tekrar kavuşacakları güne kadar.

17 Ağustos 2010 Salı

Kısa kısa



Döndüm stop.
Maceralı bir dönüş oldu yine stop.
Böcüğümle aşk yaşıyoruz stop.
Yazacak çok şey var belki ama çok önemsiz görünüyor kuzucukla vakit geçirmek dururken stop.
Havalar sıcak ondan da bilgisayar başına oturasım yok bi daha stop.
Allah bozmasın çok mutluyuz (masallah) son stop :P

Geyik bir yana, geldim geleli, oğlumu gördüm göreli, deliler gibi pişmanım ayrı geçirdiğimiz her güne. Hala o günler aklıma geldikçe içim eziliyor. O zaman ne kadar doğru görünmüştü kararım ama buradan öyle durmuyor işte. Psikopat anneye bağladım. Babasına bile oğlumu emanet etmeye korkuyorum. Nasıl tekrar çalışmaya başlarım hiçbir fikrim yok. Bu aralar çok umrumda da değil. Biraz kopan bağları tamir etme zamanı şimdi. Kuzucuğum bir yandan şaşkın diğer yandan korkak. Yine onu bırakıp gideceğiz sanıyor sanırım. Kısa günde onbin defa anne-baba diyor. Beni ya da babasını asla gözden kaybetmek istemiyor. Onun haricinde hiçbir davranışında bir sorun yok. Tek tük konuşmaya çalışması var ki yemelikten öte olmuş. İlk günler anneanne diye sayıkladı sürekli. Üçüncü günün sonunda anneanneyi sattı (çok üzgünüm anne :P ), şimdi sadece benden yüz bulamazsa söylüyor.

Neyse artık bılogumuza döneriz sanıyorum. Böcük beyin maceraları çok çok olmasına ama onu gözlerimle seyretmek dururken ne resim çekmek geliyor aklıma ne de videoya kaydetmek. Biraz da vakitsizlik var, babanne ve dedesi Ahmed ile tanışmaya geldiler. Günler harala gürele geçip gidiyor şimdilik.

Bu ayrılık meselesi ile ilgili son sözüm: Allah hiç kimseyi evladıyla, ayrılığıyla, hastalığıyla, derdiyle sınamasın. Bu konuyu bir daha ne düşünmek ne de yazmak istiyorum. Başına benzer bir şey gelen birilerine destek vermek maksadı haricinde. İnşallah ta böyle biri çıkmaz.

Artık cıvıl cıvıl yazılar yazarım inşallah. Benim bile içim karardı yazdıklarımla, okuyanlar epeydir bayılmıştı zaten. Açılışı kardeş eğlendirme procesinin bir ayağından kara dul resmim ile yaptım gitti :P

9 Temmuz 2010 Cuma

Veda

Ve bir maceranın daha sonuna geldim. İşimden ve Fransadan ayrılmama sadece üç hafta kaldı. İçim biraz buruk ama çokça mutlu. Yaşadığım onlarca bürokratik aksiliği bir yana bırakırsam çok ama çok güzel bir işim vardı. Kafamda hayallerini kurduğum iş ortamının tüm öğeleri vardı burada. Profesyonellik, akademik imkanlar, çalışma konularında sağlanan esneklik herşey çok iyiydi (Yılda altı hafta izin kullanma kısmına girmeyeceğim hiç). Bununla beraber çokta eğlenceli bir iş ortamıydı. Tek şikayetim dil konusuydu. Çoğunlukla muhabbetlere yabancı kalmak zordu. Her gülün de bir dikeni var elbet.

Gruptan ayrılan herkese yapıldığı gibi bana da (beni hem mutlu eden hem de hüzünlendiren) bir veda partisi düzenlediler. Ben şeklen parti sahibi olarak yapmayı becerebildiğim klasik kekim, bayıldıklarını daha önceden test ettiğim Edirne lokumlarım ve aşurem(Dr Oetker sağolsun) ile katıldım olaya :)

Partinin ortasına doğru ise gerçekten beni utandırlar desem yeri. Genelde sembolik bir hediye alınıyor diye biliyordum. Kursumla çakıştığı için hiç katılmamıştım veda partisine. Çoşmuşlar. Bilmeden ne kadar çok arkadaş edinmişim, sevilmişim inanamadım. Samimi olduğum dört kız arkadaşım bir hafta kafa patlatmışlar, neler yapabiliriz diye.




Tatlıya düşkünlüğümü bildiklerinden Fransız tatlıları almışlar.




Bir Fransız yemek kitabı (arayıp ingilizcesini bulmuşlar), güzel bir mutfak önlüğü ve şahane bir duş seti almışlar. Buraya kadar ben sadece bana aldıklara hediyelere utanırken sıradaki hediye ile beraber koptum.




Arkadaşlarımdan biri ki hemen yanda hediyeleri takdim eden güzel insan(en kısa zamanda onun da güzel bir bebeği olacağını umuyoruz hep birlikte) , oğlumu düşünmüş ve ona da hediye almışlar. Görünce inanamadım. Bana hediye neyse bu nasıl bir inceliktir ki Ahmede varana kadar düşünmüşler. Ben daha kutuyu açarken ellerim ve sesim titremeye başladı, gözlerim doldu. Arkasından arkadaşımla sarılışıp ağladık bir güzel zaten. Bunlar yetmemiş bir de elime içinde bir miktar para olan bir zarf tutuşturdular, kendi istediğim bir hediyeyi almak için.

En son verdikleri hediye ise en duygusalıydı. Herkesin düşüncelerini yazdığı bir kitapçık verdiler. Patronumun yazdığını okuyunca bir kere daha ağlayasım geldi. Diyorum ya inanamadım bu kadarına. Çok çok mutlu ettiler beni.

Öbür yandan yüreğim pır pır. Heyecanlıyım hem de korkuyorum. Annelik hissi, oğluma sevgim elbette içimde hiç eksilmedi ama pratiğimi kaybettim galiba, ilk anda beceremeyecekmişim gibi geliyor ya da sadece aptal bir his içimdeki. Gidince artık iki yaşına yaklaşan dünya güzelinin huyunu suyunu sökmeye, onunla kaynaşmaya çalışacağım. Birlikte, kaybettiğimiz bütün zamanı telafi edeceğiz inşallah. Ayrıca bu aralar herşey için oğluma ı-ııı dedirten itirazlar, terrible twonun ayak sesleri ile başa çıkmaya çalışacağız. Bundan sonra Ahmed beylerin fendi İlknuru yendi yazıları okuyabilirsiniz bol bol :)

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Negatif konuşma benlen buz gibi soğurum senden - Bölüm 2

Artık çiçeği burnunda bir hamilesin. Tebrikler ama vücudunuzun hormonal olarak yaptığı hazırlıkların yanında bir de etrafın yaptığı psikolojik hazırlık(!)lara hazır mısınız? bakalım dönemine hoş geldim.

Yeni hamile ile nasıl konuşulmaz ?

Bu dönemde başa çıkılması gereken sorular, yorumlar, eleştiriler evlilik döneminden biraz daha karmaşık ve zorlayıcıydı benim için. Hamileliğim biraz ilerlemeden etrafta çok insanla paylaşmadığım için ilk haftalar "mahalle baskısı" yaşamadım ama doktorlardan bol bol çektim desem yalan olmaz. Bu dönemde beş farklı doktorum oldu. Son ikisi hariç hepsinden bir nevi negatif yaklaşımları yüzünden ayrıldık.

İlk doktorumuz hakkını asla yemem işini çok çok iyi yapan bir hanımdı fakat müşteri ilişkileri sıfır. İnsan hamilelik, doğum gibi konular olunca nezle şikayetiyle gelmiş muamelesi görmek istemiyor tabi. Hamileliğin başında kan değerlerimde düşük başlama arkasından yavaş artma gibi bir sorun oldu. Doktor sağolsun yüzyüze görüşmemizi bile beklemeden dan diye telefonda bebeğin gelişimi için çokta ümitli olmadığını ima etti bana. Tamam doktorumdu en nihayetinde, beni gereksiz ümitlendirmesi gerekmiyordu, bir arkadaş gibi moral vermesini falan da beklemiyordum ama telefonda söylemeye ne gerek vardı.

Ben bebeğe sevinme ile onu kaybetme korkusu arasında döneşirken 14. haftada bir kanamayla yüzyüze geldik. Doktorumuz tatilde diye başka bir doktora gittik. Çok şükür kalbi atıyordu ama doktor bombayı patlattı. "Verdiğim ilaçlar seni biraz rahatlatır ama bebek gidecekse gidecek durdurmak için hiçbir şey yapamayız" deyiverdi. "Bebekler kendi kararlarını kendileri veriyorlar" dedi. Bir süre dinlen, gerekirse serkalaj olmazsa doğuma kadar hastanede yatış. Eve dönüp dua etmekten ve ağlamaktan başka bir şey yapmadım iki hafta. Bir kaç gün içerisinde telefon çaldı. Yattığımı söylediğimde hoop şahane bir cevapla karşılaştım. "Sakın çok yatma, yatınca kordon yağlanıyormuş, bebeğe yeterli kan taşınmadığı için bebek riske giriyormuş." Buyur buradan yak, İlknur. Daha doğrusu nereden istersen oradan yak. Kem küm ama doktor.. yat dedi.. dememe kalmadan hemde. Bebek gidecek diye yatıyorum. Yatıyorum diye bebeği kaybedebileceğimi söyleyen bir ses. (Kendisi de sonradan söylediğine üzülmüş, bu konuşmadan beş dakika sonra geri arayıp sen doktorunun sözünü dinle dedi)

Kanama sadece bir gün oldu ve bir daha tekrarlanmadı. Son görüşmemizde doktorum 4. ayın sonunda aldığım üç kiloya kafayı takınca taşan bardak doldu ve ayrıldık. Biz biraz pozitif doktor arıyoruz hala. Hem de farklı bir görüş olsun. 19. haftada tanındık bildik bir doktora gittik. Televizyonda konuştukları mantıklı geliyor çünkü. Normal doğum istiyorum dedim. Bekliyorum ki televizyonda söylediklerini söylesin. Evet tabiki aksi düşünülemez desin. Doktorun yüz ifadesini unutmam mümkün değil. Sanki doktora ben doğumu Marsta yapmayı düşünüyorum gelir misiniz diye sormuşum gibi baktı ve hayretle "Neden?" diye sordu. (Bir kısa devre daha) Ben sezeryanı tercih ediyorum diye başladı ve nutuğuna devam etti. Beni ikna edemeyince doğum yaklaşınca konuşuruz bunları dedi. Muayenede bir önceki doktorumun abarttığı gibi bir şey olmadığını, plesantanın ilk aylarda aşağıda olması yüzünden hamilelerin çoğunun ufak kanamalar geçirebileceğini, artık plesantanın yukarı çıktığını bir risk olmadığını söyleyerek bizi rahatlatsa da, onunla da ilk ve son muayene hikayemiz böyle bitti.

Allah halime acımış olacak ki bundan sonraki doktorum dünya tatlısı çıktı. Normal doğum istiyorum. Hay hay. Biraz kaçırdım kiloyu bu ay. Mesele değil. Oruç tutabilir miyim? Tutabilirsin diyemem tutamazsın da diyemem. Bir gün dene ve kendin karar ver (Tutamadım tabi :) ). Sonunda kavuştuk hayellerimizde doktora ve mutlu mesut bir hamileliği tamamladık. Gereksiz yere bize yaşatılan streslerden sonra.

Doktor kısmı sadece bir yönü bu işin. En nihayetinde bu işin yıllarca eğitimini almış insanlar hoşunuza gitse de gitmese de kendi görüşlerini ifade ediyorlar size. Katılıp katılmamak size kalmış ama saygı duymak gerek. İnanamadıkları bir şeyi söyleyecek halleri yok. Gelgelelim bu dönemin en belalıları yine eş-doşt-akraba-tanıdık tanımadık herkes oluyor. Bir hamilelik geçiren iki doğum yapan bu işin kitabını yazmış sayıldığından fikir veren, eleştiren gırla. (Bizde bir de bu var, hasta olarak gittiğin hastaneden doktor olarak çıkar, etrafına engin bilgilerini saçar, ilaç bile tavsiye edersin)

Bu dönemde aşağı yukarı yine her hamilenin başa çıkması gerekenlerle uğraştım. Konu genel olarak üç noktada yoğunlaşıyor. Göbek-Kilo-Doğum. Sormadan, iznini beklemeden karnını elleyenlerle doluyor etraf. Kim görmezse bebek seviyorlar. Sabır et, doğsun öyle seversin. Hayır. Rahatsız olup olmaman hiç önemli değil, bir hamile olarak kamu malısın artık sen. O göbek senin değil içi çocuk sevgisiyle dolup taşan herkesin göbeği.

Ben gayet kilolu hamile kalmıştım ve iç karın denen ne olduğunu bilmediğim meret bende olmayınca 4. ayda gayet sağlam bir göbek vardı. Bu sefer daha önce doğum yapmışlardan yorumlar geldi. Önce annem benim taaaa 6. ayda göbeğim çıkmıştı hayret dedi. Sonra bir arkadaşım ben 7 aylık hamileyken bu kadardı göbeğim ancak dedi. Sanki o göbeği çekeleye çekeleye ben çıkartıyorum. İkeada tuvaletten tam çıkmışken karşımda bir kız gözlerini patlatıp hayretle bana baktı. Ne oluyor anlamadım, tam ellerimi yıkamaya gidiyorum annesi yanaştı yanıma. Kaç aylık hamilesin diye sordu. 7 dedim. Bu cevabı alan kadın, kendisi yeni hamile kızını gidip teskin etti onun doğumuna az kalmış diye. Son ay artık hastanede ikizlere mi hamilesiniz sorusu ile hayata küstüm eve kapandım zaten. Soranlara bir nebze hak vermeye çalışsam da (gerçekten haşmetli bir göbeğim vardı Allah için) aynı soruları duymak, bu soruları tek ilişkimiz hastanede aynı doktorun randevu sırasını beklemek olan insanlardan, orada burada karşılaştığım insanlardan duymak yordu beni. Evlat 4 kilo doğunca göbeğin kerameti de çıktı ortaya ama iş işten geçmişti çoktan.

İlk yazıya yazdığımın aynısını yazacağım, ne işine yarayacak aldığın bu bilgi. Sen bu soruyu bana ilk soruyor olabilirsin ama ben aynı soruyu senin gibi meraklı birçok kişiden duydum. Nasıl gidiyor hamileliğin diye sorsan ben iyi desem ve havadan sudan konuşsak kime zarar.

Kilo konusunda genel olarak çok laf işitmedim desem yalan olmaz. Çok sağlıklı beslenmeye gayret ettiğim için, içinden bu iştahla 30 kiloyu alır diye tasalananları haksız çıkartacak şekilde 14 kilo ile tamamladım. İlk doktoruma göre bu bile fazlaydı aslında. Kilolu hamile kalmış biri olarak 8-9 kilo civarında kalmam beklenirdi (ben zaten hamileliğinde o kadar az kilo almayı başaracak biri olsam hamileliğime 34 beden başlardım bkz. Epru abla) ama kaç defa hamile kalacağım ki diyerek çokta üstünde durmadım. Yine de "vallahi lıkır lıkır süt içiyorum. Günde bazen yarım litreyi geçiyor "cümleme birisinden "ayyy içme kansızlık yapar o kadar süt" cevabını aldığımı hatırlıyorum. (Hayatımda ve de hamileliğimde hiç kansızlık gibi bir derdim olmamasına rağmen)

Son ayların favori iki konusu vardı. Sefamın bitmek üzere olduğu sıkça hatırlatıldı. "Tadını çıkar bu günlerin çoook arayacaksın" ve "uyu bol bol bebek doğunca uykuyu unut" cümlelerini kaç defa duydum bilmiyorum. O koca göbek, onun mesaneye yaptığı baskı sonucu iki saatte bir tuvalet ziyaretleri, doğum sonrasına hazırlık uykusuzlukları yaşayan birine bu lafların ne kadar tesir etmesini bekliyor ki bu cümleleri kuranlar. Uyku biriktirilebilen bir şeydi de benim mi haberim yoktu ayrıca.

Yine de benim hamilelik döneminde tek geçeceğim konu doğum konusu. Herkes kendi doğumunu pazarlamaya çalışır ve kendi yaptığı dogum değil de diğeriyle ilgili kötü doğum hikayeleri anlatır durur. Falancanın bebeği oksijensiz kalmıştır normal doğumda, bir başkasında sezeryanda bebeği alırken neşter gelmiştir bebeğe. Çok şükür artık normal doğum yapmak istiyorum deyince insanlar uzaydan gelmiş muamelesi yapmıyor. Annelerde de doktorlarda da bir normal doğuma yöneliş var ama bundan iki sene önce bile normal doğum (ya da en azından benim olduğum ortamda) öyle çokça saygı gören bir şey değildi.

Ben hamileliğimden iki yıl önce açık karın ameliyatı geçirmiş ve zor toparlanmış bir bünye olarak (ki rahim kesilmemişti) çok korkuyordum sezeryandan. Elbette ben de ertesi gün ayağa kalkmış yürümüştüm ama dikiş yerlerimin acısı ancak iki ayda geçmişti. Kararımı en başından vermiştim. Normal doğum yapacaktım ama bu işler elbet benim karar vermemle bitmiyor. Bebeğin durumu, benim durumum çok önemliydi ama beş doktor değiştirip sonunda normal doğumu destekleyen doktoru bulmuştum ve her kontrolde beni bu yönde destekledi ve yüreklendirdi.

Girdiğim ortamlarda fikrime saygı gösterilmemesine, ilk doğumuna hazırlanan bir kadın olarak kötü doğum hikayeleri anlatılmasına ise üzüldüm ve sinirlendim bol bol. Artık doğuma az bir vakit kaldı diye eve temizliğe gelen hanım, yengesinin evde doğum yaptığını, nasıl doğurduğunu anlamadığını, kucakta bebek kordonu kesmek için hastaneye nasıl yetiştiklerini anlattı bana. Doğuma iki gün kala poaça almaya gittiğim kızcağız ablasının sezeryandan pek memnun kaldığını, "hangi devirde yaşıyoruz Allah aşkına, rahatı varken ne diye normal doğum" şeklinde moral (!) verdi bana.

Ve ben son yarım saatini saymazsak o kadar kolay bir doğum yaptım ki (maşallah ve darısı ikincinin başına :) ). Denemeseydim. korksaydım asla kendi sınırlarımı bilmemiş olacaktım.

Diyeceğim şudur ki, doğum şekline karar vermiş bir kadına odur budur diye düşündüğünün tam tersi şeyler anlatmayın. Gerçekten kötü etkiliyor hamileleri. Karnı burnunda kadının beynini ne diye bulandırırlar anlamıyorum. Hamile insana kötü doğum hikayesi anlatmak kadar yapılacak daha aptalca bir eylem var mıdır bilmiyorum. Neden? Sizin ya da falancanın doğumu kötü geçtiyse başkasının da başına aynı şey gelmek zorunda mı? Pozitif, moral verici konuşmak bu kadar mı zor. Şimdiye kadar annesinin karnında kalan bebek var mı? Vakti gelince hepsi bir şekilde doğuyor işte. Ben bloglarla, forumlarla tanıştıktan sonra öğrendim doğumun kolay bir şey olduğunu. Doğumdan annelerin ne kadar güzellikle bahsettiğini gördükten sonra içimdeki korku bir nebze de olsa azaldı. Kötü doğum hikayelerinin ne kadar az olduğunu o zaman farkettim. Bebeğinizi kucağınıza aldıktan sonra acıların çarcabuk unutulduğunu, geriye sadece onunla buluşma resimlerinin hafızada kaldığını gördüm.

Aslında insan başına gelmedikçe böyle şeylere dikkat etmiyor. Belki ben de bazı hamile arkadaşlarıma onları rahatsız edecek şeyler söylemişimdir eskiden insan bilemiyor tabi ama doğumdan bu yana yukarıdakilerden bol bol rahatsız olmuş bir bünye olarak asla hiçbir hamilenin karnını ellemem, kilosunu ağzıma almam. Hamile kadının güzelleştiğinden bahsetmek ve gönlüne göre bir doğum yapmasını dilemek yegane mottom oldu bu yüzden.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Negatif konuşma benlen buz gibi soğurum senden

(Dünki teknik arıza için özür diler, bir anlık gafletle yayınla tuşana basmamın kurbanı olduğumu arz ederim :) )

Aslında bu bir yeni evli/hamile/anne ile konuşma kılavuzu. Hadi çok iddialı olmasın. İlk kısmını saymazsak bir daha hamile kalırsam eş dost akrabaya el kitapçığı olarak dağıtmayı planladığım benimle konuşma kılavuzu diyelim adına.

Yeni evli ile nasıl konuşulmaz ?

Bizim memlekete kafamın en basmadığı şeyi evlendikten sonra öğrendim ben. Birincisi bizim toplumun genelinde bazı konular hassastır. Bu konular özeldir, mahremdir falandır filandır. Velakin evlenince ne oluyorsa hele bir de yeni evliyseniz birden sizin mahreminiz olan konu birden orta malı haline geliyor. Geldiği yetmiyor bir de alalen dillendiriliyor. Bu dillendirmenin en naif yolu "torun istiyoruz biz" ile başlıyor "hmm çocuk yapmayı düşünmüyor musunuz?"a kadar gidiyor. Evlendim evleneli cevap vermekten en nefret ettiğim soru bu oldu. Hayır size ne benim özelimden. Benim kocamla oturup düşünüp karar vereceğim bir konunun on-yirmi kadın arasında konuşulması gerekli mi?

Evliliğinin ilk yıllarını benim gibi biraz da kapalı bir yerde geçirdiyseniz bu soruyu duyma sıklığınız ortalama iki günde bir. Abartmıyorum. Hele bir de eşinizle konuşup doktoralarımız bitene kadar düşünmeyelim dediğiniz ve kapattığınız bir konunun her yeni tanıştığınız insanla tekrar tekrar açılması beni acayip germişti.

En son yaşadığım bir olayda artık yuh dediğimi hatırlıyorum ama içimden tabi :) Bir komşu oturmasına davet edilmiş ve abuk bir hata yaparak kabul etmişim. Komşunun bilmem nereden hayatımda ilk defa gördüğüm bir daha da göreceğimi sanmadığım bir arkadaşının yanına düşmüşüm. Sorular tam sırasıyla şu sıra ile soruldu. Adınız ne? İlknur Evli misiniz? Evet. Çocuk var mı? Yok. Kaç yıllık evlisiniz? Üç. Aaaa istemiyor musunuz yoksa olmuyor mu? (İlknur kısa devre) Hayır böyle aptal bir soruyu sorarken aklından ne geçiyordu merak ediyorum. Benim çocuğum olmadığını bilip bilmemek senin neyine yarayacak. Onu da geçtim. Ben bakalım bu konuyu seninle paylaşmak istiyor muyum? Milletin karşısına geçip kaç para maaş alıyorsun diye soramazken bu konuyu sorma cesaretini nereden alıyorsun? De ki çocuğum olmuyor ve sen bu soruyu sorarak beni yaralıyorsun, üstüne böyle bir şey varsa bile yeni tanıştığım bir kadınla paylaşacağımı nereden çıkardın?

Sonunda çok şükür hamilelik haberini verince konu komşu bir sürelik rahatladı. Şimdi dönünce biliyorum "ikinciyi düşünüyor musunuz? Aa bir kardeş şart" mafyası beni bekliyor. Ki en son tatilimde bile atağa geçtiler. Ne de olsa bizimki bir yaşını geçti ya. Kilo almışsın diyemeyen hamile misin? diye soruyor. Birini baktım ikinci kusur kaldı demek istiyorum çoğuna. Son Türkiye ziyaretimde sırf bu yüzden bir teyzeyi terslemek zorunda kaldım. Bundan sonra soracaklara da direk soracağım. "Gelip sen mi bakacaksın?" ya da "bebek olursa kapıdan bir kap yemek mi uzatacaksın?" diye. Geçen seferden tecrübe ettim. Bu soruyu en çok soranlar evine en uğramazlar oluyorlar. Bu soruyu asla sormayan zavallı anneannelere çıkıyor piyango genelde.

Sonuç, çocuk sahibi olma konusu iki insanın karar vereceği gayet özel bir konu. Parkta, bahçede tanıştığınız insanlara pat diye sormayın. Her evlinin illa çocuğu olmalıymış gibi evli misin sorusunun arkasına çocuk sorularını eklemeyin. Bırakın insanlar böyle güzel bir haber aldıklarında sizinle paylaşsınlar. Bu bilgiyi önceden öğrenmenin size zerre kadar faydası yok nasılsa. Çocuk düşünmüyoruz diyene, ama çocuk sahibi olmak öyle süper, böyle şahane diye tencere pazarlar gibi çocuğu pazarlamayın. Millet sizin lafınızla çocuk sahibi olacak değil ya. Boşuna nefesinizi tüketip bir de kendinizden nefret ettirmeyin. En azından bana. Ha dayanamam illa soracağım diyorsanız da şu salak "çocuk yapma" fiilini kullanmayın iyice germeyin beni.