Rennes'de geçen üç günün yorgunluğunun sonunda ev sahibi şirket bizi öyle bir yere götürdü ki herşeye değdi. Yol inanılmaz güzeldi. Atlar, inekler, koyunlar yemyeşil çimlerde. Çok güzel çiftlikler gördük. Bak bak içim açıldı. Birden hayvancılık yapasım geldi. Yol boyunca gördüğüm evlere bakıp bakıp Besteyi düşündüm. Bu evlerden birinde mi yaşar acaba diye içimden geçirdim :) Sonradan öğrendim ki biz Britany bölgesindeymişiz. İnanılmaz güzel ve bir o kadar da etkileyici bir yere vardık bir saatlik yolculuğun sonunda. Manş Denizinde piramit şeklindeki bir yarımadanın üzerine kurulmuş bir manastır ve etrafındaki şirin yerleşim. Mont Saint Michel. Sonradan öğrendim ki burası Normandiya ve Britany arasında yıllarca çekişmeye sebep olmuş. Yok sizindi yok bizimdi diye. Şu anda masrafları iki bölge tarafından da karşılanıyormuş ve tam Mont Saint Michelin önünden giden nehir iki bölge arasındaki sınırmış.
Cahillik parayla değil ya ben Mont Saint Michelin adını ilk defa duyuyorum. Kime ben bilmiyorum orasını dediysem gözlerini patlatarak bana baktığından utandım gerçekten. Oysa Fransa'da Ile-de-France(Parisin olduğu bölge) bölgesinden sonra en çok turist alan yeriymiş. Yılda 3.5 milyonun üzerinde turist ziyaret ediyormuş. Hristiyanlar için önemli bir ziyaret mekanı. Bu turistlerin çoğunluğu Temmuz-Ağustos aylarında geliyormuş. Yerleşik halkının nüfusu 32. Bunların 12 si; 5i rahibe, 7si rahip olmak üzere din adamı. Aslında manastır bizim için özel olarak açıldığı için, normal ziyaret saatinin dışında olduğu için biz ferah ferah gezdik ama o kalabalıkta özellikle daracık sokaklarında iki kişi yürümek bile zorken ne kadar keyif verir bilemiyorum. Her tarihi mekanın başına geldiği gibi burası da tam turist mekanı. Her yer hediyelik eşya, otel ve restorant gibi yerlerle dolu.
Cahillik parayla değil ya ben Mont Saint Michelin adını ilk defa duyuyorum. Kime ben bilmiyorum orasını dediysem gözlerini patlatarak bana baktığından utandım gerçekten. Oysa Fransa'da Ile-de-France(Parisin olduğu bölge) bölgesinden sonra en çok turist alan yeriymiş. Yılda 3.5 milyonun üzerinde turist ziyaret ediyormuş. Hristiyanlar için önemli bir ziyaret mekanı. Bu turistlerin çoğunluğu Temmuz-Ağustos aylarında geliyormuş. Yerleşik halkının nüfusu 32. Bunların 12 si; 5i rahibe, 7si rahip olmak üzere din adamı. Aslında manastır bizim için özel olarak açıldığı için, normal ziyaret saatinin dışında olduğu için biz ferah ferah gezdik ama o kalabalıkta özellikle daracık sokaklarında iki kişi yürümek bile zorken ne kadar keyif verir bilemiyorum. Her tarihi mekanın başına geldiği gibi burası da tam turist mekanı. Her yer hediyelik eşya, otel ve restorant gibi yerlerle dolu.
Bu bölgenin en enteresan özelliği ile başlıyayım. Gel-gitin en hızlı ve gözle görülür şekilde yaşandığı bir yer burası. Sular yükseldiğinde bir ada alçaldığında yarımada haline dönüyor. Mont Saint Michelin resmi internet sitesinde suyun en yüksek seviyeye ulaştığı saatlerin çizelgesi var. Eğer buna dikkat edilmeden etraf gezisine çıkarsanız büyük tehlike ile karşılaşabilirmişsiniz. Ölümle sonuçlanan olaylar olmuş. Su inanılmaz bir hızla yükselmeye başlıyor ki tam gel-git olan günlerde 15 metre yükseliyormuş. Sular çekildiğinde ise 15 kmye kadar geri çekiliyormuş. Bizim gittiğimiz gün dolunay olmadığı için o kadar yükselmedi. Alttaki iki resim birer saat ara ile çekildi.
Daha içeri girer girmez ortaçağa geri dönmüş gibi hissettim. Dönem filmlerinin delisi olan bir insan olarak tek başıma o yollarda daha sakin sessiz gezmeyi çok arzu ederdim.
Piramit şekline benzer bir kaya parçasının üzerine yapıldığından manastırın bir bölümünde duvar sandığınız yer aslında kayanın kendisiymiş. Burasının yapılışının bir hikayesini de anlattı rehber. Efsane olduğunu da belirtti tabi. Bir piskopos gece rüyasında başmelek Michaeli görür ve kendisine bu kayanın tepesine bir kilise yapmasını söyler. Rüyadan hemen emin olamayan piskopos ancak üç defa aynı rüyayı görünce ikna olur ve burada bir kilisenin yapımına başlar.
Tam altında durduğum taştan bir bağlantı noktası var. Bir nevi iki binayı birbirine bağlıyor. O bağlantı taştan ve askerlerin koruması için yapılmış. Resimde görülen bir savaş anında rahiplerin koruması gereken kısım ve ahşaptan yapılma. Rehber hiçbir zaman savunmaya rahipler katılmadı çünkü düşman hiçbir zaman buraya kadar yaklaşamadı dedi.
O dönemin asansörü. Tahta bir mekanizma var yukarıda. Onunla yukarıya gerekli şeyler taşınıyormuş. Asansör nasıl taşınıyor diye sorarsanız insan gücü ile :) En tepede bu mekanizmayı çalıştırmak için çok büyük bir değirmen gibi bir şey vardı. Altı mezarlıkmış. Rahipler sadece yaşarken değil ölüncede burada kalmak isterlermiş. Buradan çıktık. Hemen önümüzdeki yer için cenaze şapeli dedi rehber. Bu şapele bakan bir kapı var orası da hastane. Beni bir gülmedir aldı. Sıraya dizmişler resmen. Hastane, cenaze şapeli ve mezarlık. Hristiyan arkadaşlarıma ayıp olmasın diye kendimi saklamak zorunda kaldım ama hastane kapısı önüne cenaze şapeli yapmak ne kadar moral veriyordur oradaki insanlara diye düşündüm durdum.
Kilise 170 metrelik yükseklikte duruyor. Kayanın en üst noktasında yani. Zamanında rahipler hemen yandaki binada kalıyorlarmış. Günde 7 kez ibadet ettikleri için yakında yaşıyorlarmış. Kilisenin önündeki taşların bir kısmında bazı semboller gösterdi rehber. Herbir taşta farklı sembol vardı. Bunlar taş ustalarının sembolleriymiş. Her ustanın kendine has bir sembolü olmalıymış. Buna göre kestikleri taş başına para alıyorlarmış. Aslında adap bu imzaların saklanmasıymış ama restorasyon sırasında gelen giden turiste göstermek için ters çevrilip yerleştirilmişler.
Manastırın bu rahiplerin kaldığı yerine bitişik olan duvarı bir keresinde birden yıkılmış. O gün tam da easter için rahipler kilisenin içinde olduklarından hiçbirine bir şey olmamış. Fransız devriminde bütün rahipler buradan gönderilmiş ve bir süre hapishane olarak kullanılmış. Bu olaylar olmadan önce rahipler ibadet haricindeki zamanlarını kitapları kopyalıyarak geçirirmişler. Bütün manastırın sadece bu çalışma odasında ısıtma varmış. E tabi titreye titreye yazı yazmak mümkün mü? Ben rahiplerin oradan kış boyunca hiç çıkmadıklarını tahmin ediyorum. Tam aklımda değil ama ya 150bin ya da 15bin (ki bu sayı daha manalı değil mi) kitap yazılmış burada. Şu anda sadece 600 tanesi korunabilmiş. Çeşitli ülkelerin müzelerinde bazı örnekler varmış.
Manastırın bu rahiplerin kaldığı yerine bitişik olan duvarı bir keresinde birden yıkılmış. O gün tam da easter için rahipler kilisenin içinde olduklarından hiçbirine bir şey olmamış. Fransız devriminde bütün rahipler buradan gönderilmiş ve bir süre hapishane olarak kullanılmış. Bu olaylar olmadan önce rahipler ibadet haricindeki zamanlarını kitapları kopyalıyarak geçirirmişler. Bütün manastırın sadece bu çalışma odasında ısıtma varmış. E tabi titreye titreye yazı yazmak mümkün mü? Ben rahiplerin oradan kış boyunca hiç çıkmadıklarını tahmin ediyorum. Tam aklımda değil ama ya 150bin ya da 15bin (ki bu sayı daha manalı değil mi) kitap yazılmış burada. Şu anda sadece 600 tanesi korunabilmiş. Çeşitli ülkelerin müzelerinde bazı örnekler varmış.
Sanırım burası yemekhane bölümüydü. Hatırlamıyorum tam. Yemekhane de ayrı bir ilginçti. Üç kattan oluşmakta. En alt kat işçilerin, ikinci kat savaşçıların(ki krallar bile buna dahilmiş. Sadece bir tek kral iki defa rahipler katında yemek yiyebilmiş. Adını hatırlayamadım.) , en üst kat ise rahiplerin yemekhanesiymiş. Rahiplerin katında ısıtma bulunmazmış. (Bedensel konfora girdiği için herhalde. Yalnız Nisan ayında yarım saatte içim buz tuttu soğuktan o insanlar nasıl dayanıyorlarmış diye düşünmeden edemedim. ) Rahiplerin et yemesi, yemekte konuşması ve su içmesi yasakmış. Sadece şarap ve bira içiyorlarmış. Su içmemenin sebebi ise suyun o zamanlar mikroptan arındırılamadığı için hastalığa sebep olmasıymış. Britanyalı rehberimiz kendi şaraplarını yapıyorlardı rahipler ama kötü şaraplar çünkü Normandiya şarabıydı diye şaka yaptı:) Hala çekişiyorlar galiba.
Kilise çeşitli yıllarda çok sayıda restorasyon görmüş. Farklı zamanlarda farklı yerlerin restorasyonu yapıldığı için bir tarafında barok bir tarafında gotik mimari görmek mümkün. Rehber bizi oturtuğu için konuştu da konuştu. Bir süre sonra bayıldım ben. Takip edememeye başladım. Dahası rehber hepimizin az çok hristiyanlık tarihi bildiğimizi düşünerek biraz detaylı gitti ben bir kaç "saint"ten sonrasını toparlayamadım :) Kim kimdi kim kime ne yaptı karıştı gitti.
Kilise adından da anlaşılacağı üzere Saint Michele adanmış. Saint Michel ışığı sembolize ettiği için kilisenin camları en yüksek oranda ışık alabilecek şekilde yapılmış.
Kilise adından da anlaşılacağı üzere Saint Michele adanmış. Saint Michel ışığı sembolize ettiği için kilisenin camları en yüksek oranda ışık alabilecek şekilde yapılmış.
Bu bahçe sonradan yapılmış. En çok kırk yıllık bir geçmişi var dedi rehberimiz. Özellikle Benedikt rahipleri bu tarz bahçe işlerine sıcak bakmıyorlarmış. Dünyevi bir şey olduğu için. Onlar için bu mekan sakinlik sessizlik mekanıymış. Sütun sayısı 137ymiş. Hristiyanlık inancına göre 1 Tanrının birliğini, 3 üçlemeyi, 7 ise evrenin altı günde yaratılıp ve bir gün dinlenme olarak düşündükleri içinmiş. Üst mermerler orjinal. Restorasyon görmemiş. Sadece bazı yerleri haç ve İsa tasvirleri olan bölümleri Fransız devriminde din ile ilgili herşey talan edildiği için yok.
Mont Saint Michel 1979 yılından bu yana Dünya kültür mirası kapsamında koruma altında. Kimilerine göre dünyanın 8. harikası. Bence o kadar değil de(buraya gelene kadar neler var yine de görülebilecek bir yer. Yolu yakına düşüne mutlaka tavsiye ederim. Sakın Temmuz Agustosta denemeyin yanlız.
Akıllara zarar uzunlukta bir yazı oldu ama böleyim bir kısmını, sonra yazayım desem yine sözümü tutamayacağım. Yazmışken de ne duyup ettiysem koymaya çalıştım. Sıkılan resimlere bakıp geçmiştir zaten :) Amatör resim bu kadar oluyor. Daha güzel resimleri için internete bakınız.
Bir sonraki yazımızda Rennes'ten bahsedeceğim ama biraz farklı açıdan. Yapabilirsem tabi :)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder