Daisypath Happy Birthday tickers
Lilypie Second Birthday tickers

16 Nisan 2010 Cuma

Ne olacak bu grevin sonu...

Efendim vaziyetler kötü. Tam iki haftadır otobüsler grevde. Grevi gayet destekler bir insan olarak nefret ettirdiler yemin ediyorum. Oturduğum yer metro-tren hattına iki kilometre uzaklıkta. İş yerime 15 km. Buraya çalışan 5 hat otobüsün tamamı çalışmamaya karar vermiş birden. Yap grev lafım sözüm yok ama bari bir hat çalıştır onu da aralıklarla çalıştır. Geç gidelim işe ama gidelim. Üçüncü gün artık kendi kendime konuşmaya başlayınca iş yerinden bana yakın oturan var mıdır diye araştırdım çok şükür birini buldum. Neyse bir kere onunla gidip geldim işe. Hafta başında da Fransanın batısında Rennes diye bir şehirde toplantılarımız vardı oraya gittik. Dönünce kesin biter grev dedim. Yok bitmemiş üstüne trenler iş yavaşlatmış onlar da grevde. Hatta hızlı tren TGVde biz Parise dönerken bizden sonraki trenleri iptal etti. İki gündür yine geçen haftaki arkaşımla gidip geliyordum. O da önümüzdeki hafta için izin almış :( Kaldım yine evde. Hep beraber olsak kesin sevinçten havalara uçardım velakin ceza gibi şimdi evde yalnız kalmak.

Ne diyeyim şuradan bir yakamı kurtarayım büyük konuşmak gibi olmasın ama bir daha Fransaya adım atacağımı sanmıyorum. Ne hayaller kuruyordum. Nisan havalar güzel bu ay artık bol bol gezerim diye. Kışın kar yağar otobüs çalışmaz bahar gelir greve girerler. Bir de gezeceğim diye bu ay yolcu kartımı ta Parise kadar gidip gelebilecek şekilde doldurtmuştum tam iki katı para vererek ona mı yanayım bu havalarda eve tıkıldığıma mı bilemiyorum. Ne diyim Allah bildiği gibi yapsın. Fransızlar pek kafaya takmıyorlar bu grev işlerine alışmışlar artık. Bir arkadaşıma sordum. Grev mi hehe ulusal sporumuz o bizim dedi. Siz anlayın ne kadar sıklıkta olduğunu.

Tam aklımdan geçiyordu yav madem işe gidemiyorum izin alıp Türkiyeye gideyim bari evaldımı göreyim diye. Canım volkan patladı hadi bu sefer uçaklar da iptal. Ben kısmeti sopayla kovalan bir bünye olduğumdan şaşırmadım.

Neyse neler yazacaktım neler yazdım. Ben aslında Rennes ve bizi orada götürdükleri Mont Saint Michel denen dünya güzeli bir yeri anlatacaktım. Bunu bitirip onu yeni yazıya saklayayım en iyisi.

6 Nisan 2010 Salı

Disneylandtan bir Ilknur gecti :)

Bu haftasonu tatilinin de bahanesiyle Özlem taa İrlandalardan gezmeye geldi. Aslında bu ikinci gelişi ama ilk sefer maceralarımızı yazmaya fırsat olmadı. Aslında ben İrlandaya gidecektim, vize engeline takıldım. Sonra başka bir yerlere gidelim derken gözümüz kesmedi. En son plan, tekrar Pariste buluşup çocukluk hayalimiz Disneylandı görmek oldu. İlk alırken biletler pahalı geliyor ama içeride herşeyden yararlanırım derseniz bu fiyat az bile.



Paris Disneyland iki ana parktan oluşuyor. Biri stüdyolar diğeri bildiğimiz oyunlar-oyuncaklar kısmı sanıyordum ki biraz sonra detaylı anlatacağım üzere stüdyolar kısmı şahsıma tokat gibi çarptı.



Hava soğuk bir de yağmurluydu. Üşüdük ettik ama elden geldiğince de eğlendik. Her yerini dolaşmak kısmet olmadı. Hele çoluk çocukla geleceğim diyene tavsiye, şöyle güzel ve yakın bir otel buluverin ve en az üç gün kalın yoksa o kadar yolu teptiğinize yazık. Havanın soğuk olmasının tek iyi tarafı park çok çok kalabalık değildi. Bu yüzden yaz zamanı bir şeyin sırasında iki saat kuyruk beklemek icap ederken biz en çok beklediğimizde sadece yarım saat bekledik. Bazılarında Fast Pass denen bir uygulama var. Bu bileti alıp size verilen saatte gidince hiç sıra beklemeye gerek kalmıyordu.

30 yaşında gidince tabi bana hitap etmesi gerekenler büyük oyuncaları olan roller coasterlardı. Amma velakin ben eskiden böyle şeylere bayılırken hayatımın bir kısmında bana bir korku geldi ve binemez oldum. İnsan arkadaşını tatilde tanırmış derler. Biz Özlemle dört-beş yıllık arkadaşlığın üzerine bir kere daha tanışmış olduk. Ben onun adrenalin sevdalısı olduğunu o da benim ödleğin en önde koşanı olduğumu bu sayede öğrendi. Zavallı arkadaşım iki kuruş eğlenecekse bile İlknurun kalbine indi mi acep diye tasalanmaktan başaramamıştır. Onun verdiği gaz da olmasa ben hiçbir adam akıllı şeye binmeden geri dönerdim kesin. En son bu kadar duayı doğumumda ettim sanıyorum.





Disneyland dört farklı temadan oluşuyormuş. Toplamda ikisini hakkıyla gezebildik. Diğer ikisinde bir sürü şeyi erkenden kapattıkları için göremedik. Genelde bütün atraksyonlar da sizi tren gibi bir şeye bindirip kah raylarda kah sularda kah havada gezdiriyorlar.


Parka girişte yapılacak aktivitelerin programının olduğu broşürler vardı. Geçit töreni ne zaman yapılacak, hangi karakter nerede olacak gibi. Bu da yeni nesil oyuncakların tanıtım gösterisiydi.



Saat 17.00de geçit töreni vardı. Tamamı diyemeyeceğim ama bir çok Disney karakterini gördüm. Mutlu mesut oldum. Şahsıma en hitap eden olay buydu galiba :)







Bunu seyredip erken kapanacağı için stüdyo kısmına geçtik. Orada Tower of Horror denen bir meret var. Biz bir gece öncesi internetten bakıp kurcalamıştık. Youtubedan vıdeosunu seyretmiştim. Ben artık neyime güvenmişsem bu merete binerim dedim. Özlemin garip bakışlarını hiçe sayarak yok canım nesi var. En nihayetinde oturuyoruz. Çok tehlike bir şey olsa bi tek kemerle neden güvenlik sağlasınlar ki dedim. Ona o gün bir sürü tekrarladığım üzere cehalet mutlulukmuş bilememişim. Bu korku kulesi 13 kattan oluşuyor. Önce sizi alıp abuk subuk videolar izletiyorlar. Her taraf bu iş için özel eğitim almış manyak bakışlı belboylar ile dolu. En son asansörlere gönderirken bizi bu abilerden biri "Enjoy your stay in our hotel" dedi arkasına da "If you cannn" şeklinde de devam etti. Ben biraz gerginlikten biraz böyle abukluklardan korkmamaktan grup içindeki en sırıtkan insandım. Kikiri kiriri takıldım durdum. Hatta aşağıdaki abi benim gülmemle dalga bile geçti derken... Bizi bindirdiler bir asansöre ilk iki katı insan gibi çıkıp yine kendi çapında korkutma manalı şeyler yaptılar ve olay ondan sonra başladı. Ani bir hızla 13ç kata çıkartıldık. Hop önümüzdeki kapılar açıldı. Şahane Disneyland manzarası ani spotların gözümüze patlaması ve bende filmin kopması. O noktadan hızla aşağıya düşmeye başladık. Ben Allaha bir an önce bu rezillik bitsin diye dua ederken diğer yandan da kafamı montumun içine gömdüm. Bir ara Özlemden İlknur iyimisin diye bir soru geldi. Beni o halde görünce korkmuş ama cevap verecek mecalim yoktu. Çok şükür ki bunların hepsi 2-3 dakikada bitti. İndiğimde midem kafam gözüm kalbim nerede bi kontrol etmek zorunda kaldım. Bi daha mı asla demek istiyorum ama yanımızdaki Hintli olduğunu tahmin ettiğim bir çiftin bir metrelik (büyük ihtimal üç yaşından büyük değildi) kızlarını bile bindirdiklerini görünce acaba ilerde fikrim değişir mi diye de düşünmüyor değilim.





Bundan sonrası fındık fıstık tabi. Filmlerden görüpte iç geçirdiğim fincanlara bindik.



Çocuk odaklı bir gezintiye katıldım. Özlem bu sırada Space Mountain roller coasterındaydı :)



Atlı karıncaya da bindik ve günü haşatımız çıkmış olarak tamamladık.





Kule macerası beni nasıl bir germişse Peter Panın uçuşu isimli yine çoluk çocuğa hitap eden şu olayda bile gerim gerim gerildim ben. Bende karanlık korkusu da var kanatimce karanlık ortamda bilmediğim bir yerlerde tepeden asılı bir mekanizmada gezmeyi de bünyem kaldırmadı.



Sonuç olarak güzel maceralı bol yağmurlu soğuk bir gün geçirdik. Buraya geleceksen çocukken geleceksin diye içimden geçirdim bol bol. Çocukların yüzlerindeki o mutluluk heyecan inanılmazdı. Ahmed beyleri bir ara getirmeye niyetliyiz velakin kısmet ne zamana...

24 Mart 2010 Çarşamba

Ahmed Beylerle telefon görüşmesi

Teyze: Ahmed gel konuş sen de. Anne telefonda. Bak kim telefonda. Kim gelmiş.
Ahmed: Baba
Anne: Ahmed ne yapıyorsun oğlum?
Teyze: Bak anne konuşuyor. Kim gelmiş Ahmed?
Ahmed: Baba
(Bu iki üç defa tekrar eder.)
Teyze: Anne de Ahmed.
Ahmed: Annnne (arada kaç tane n diyorsa)
Anne: Ah ben senin anne diyen dudaklarını yerim. Ahmed ne yapıyorsun? Ne yedin sen bugün?
Ahmed: Mama
Anne: Anneanne nereye gitmiş bugün?
Ahmed: Dada
Teyze: Öp anneyi hadi.
Ahmed: (Ahizenin dinlediği tarafına) Muaaa.
Anne: Ben de seni öpeyim. Muaaaa

Sonunda bilgisayar ekranından da olsa telefondan da olsa oğlumun anne dediğini duydum ya. Yine de kulaklarımla aracısız göreceğim günleri beklemekteyim.

16 Mart 2010 Salı

Bugün

Bugün bizim nasıl adlandıracağımı bilemediğim günümüz. İlk çıktığımız gün desem bu çıkma lafını sevmem. İlişkimizin başladığı gün desem yok ilişkimiz daha evvel başlamıştı. Aşk ilişkimiz başladı desem ben onu gördüğüm gün aşık olmuştum o da değil. Neyse adının ne önemi var. Dört ay karın ağrıları çekmiştim. Yok o da benden hoşlanıyor yok arkadaşca yakın davranıyor diye gidip gidip gelmiştim. Tam bir hafta öncesi Taksime gidelim demişti. Arabayı Beşiktaşta bırakıp yürümüştük Taksime kadar. Tamam demiştim konuşacak, birşeyler söyleyecek. Susmuştu hep susmuştu. Bunun için mi buraya kadar beni demiştim içimden.

Taksime vardığımızda Beşiktaş maçı yeni bitmiş galibiyet alınmış, hıncahınç doluydu İstiklal caddesi. Yürümüş yürümüş sonra geri dönmüştük sonunda. Yolda bana İstanbulu sevmediğini ilk fırsatta Ankaraya geri dönmek istediğini söylemişti. Yıkılmıştım. Ve kendi adıma bu platonik ilişkiyi bitirme kararı vermiştim. Onun yoktu işte hiçbir hissi. Bu şehirde kalmak bile istemiyordu daha ne olsundu. Kardeşim ısrarla bir şey yoksa neyim demesine rağmen...

Tam sekiz yıl önce bugün saat tam 18:30da söylemişti bana sonunda bana. Sarılıp ağlamıştık sonunda. Rahatlamıştık ikimizde. Sonradan söylemişti o kalabalıkta bir hafta önce konuşamadığını...

İyi, kötü, mutlu, hüzünlü, kah gece gündüz beraber kah günlerce aylarca ayrı tam sekiz yıl bitmiş. Yine ayrı, yine kutlayamadan. Oysa eskiden her hafta Cumartesi günü küçük bir pasta alıp tam o saatte keserdik. Kutlayamadığımız için en üzüldüğüm gün bugün benim çünkü özel günlerimiz içinde en önemsediğim bugün benim. Ne doğum günüm umrumdadır, ne evlilik yıldönünümüzü, ne nikah tarihimizi bu kadar severim. Olsun sağlık olsun, mutluluk olsun, huzur olsun, kalpler bir arada olsun gene kutlarız di mi? Kutlarız kutlarız...


Şimdi düşünüyorum da Allahın ne şanslı kuluymuşum ki karşıma onu çıkarmış. İyi ki kader bizi bir araya getirmiş, iyi ki bu ilişki ilerlemiş güzelleşmiş, bi de küçük bir böcükle şenlenmiş. Beni dengeleyebileyecek başka kaç insan vardır ki dünyada bilmiyorum.

Kutlu olsun adını koyamadığım günümüz. Hadi ben gidip pastamı yiyeyim.

15 Mart 2010 Pazartesi

Yazmayalı bir ayı geçmiş. Yazmaya yazmaya canım daha da istemez olmuş. Ne kadar çok şeyi kayıt altına almayı ihmal etmişim. Aslında ihmal de değil de kendi çocuğunun gelişimini mişli geçmiş zaman kullanarak yazmayı kendime yediremediğimden yazmadım. Ne kadar çok değişiklik oldu oysa şu son üç ayda. Geçen haftayı kısa da olsa mutlu ve en önemlisi beraber geçirdik. Biraz da onun verdiği mutlulukla yazasım var şimdi. Çok ama çok yogun bir haftanın sonunda patronumun da defalarca tekrarlaması üzerine sonuna kadar hakettiğim bir haftalık tatilimi alıp kuşlar gibi uçtum evime, aileme.

Son hafta neredeyse doğru düzgün uyku uyumadım, yola çıkacağım cumartesi günü bile çalıştım. Hatta en son işlerimi son dakikaya kadar yapıp bilgisayarımı kapatacak kadar bile vakit bulamayıp öyle yetiştim uçağa. Babası kuzumu anneanne evinden alıp havalimanına gelmişti. Görünce inanamadım. Kendi evladımın yüzünü unutmuşum. Yok ne resimlerde göründüğü gibi ne de Skypedan gördüğüm gibi değildi. Kocaman kocaman bir oğlan çocuğu oluvermiş benim küçük bebeğim. Sarıldım, ağladım ağladım. Haftalardır gözümün içinde biriken bütün yaşları döktüm herhalde. Kocam durdurmasa daha da devam ederdim ama Ahmed korkacak diye toparladım kendimi.

Bana çok seviyeli davrandı sürekli. Baba delisi olmuş onu daha sık gördüğü için. Bir aralar benim yaşadığım tuvalete bile gidememe durumu şimdi babasında. Gözünün önünden ayrılmasını istemiyor. Bana yabancı gibi davranmadıysa da anne anne diye peşimden de koşmadı açıkcası. Eh onu kim suçlayabilir ki. Belki ileride onu bırakmamak adına çabaladığımı ama başaramadığımı anlatırsam belki onunla bir daha ayrılmamacasına uzun bir süre geçirirsem belki tekrar eski günlerimize döneriz. Döneceğiz inşallah...

- Hasta oldu kuzucuğum. Daha doğrusu ben gelmeden az az öksürmeye başlamış. Doktora götürmüşler. Ben gelince daha da arttı. Tekrar doktora götürdük. Azıların hepsi birden gelmeye kalkınca bağışıklığı düşmüş tabi. Boğazlarda kötü olmuş deyince antibiyotik başladık. İki gece çok ateşlendi. Uyuyamadı kuzucuk. Hastalanmasına üzülsem de annesi olarak ilacını ben verdim, anne-baba beraberce olması gerektiği gibi baktık ona diye, işe yaradığım, anneliğimi hissettiğim için sevindim bir taraftan da.

- Ahmed beyler ben bıraktığımda emeklerdi. Yürür koşar olmuş. Atom karınca derdim kendisine lafımı geri alıyorum. Süperman olmuş. Durdurabilene aşk olsun. Tam bir tehlike mıknatısı olmuş. Bir odada on tane zararsız şey olsun, o gidip bir tane zararlısını bulup çıkarıyor maşallah.


- Konuşmayı bilmez ama telefon kullanmasına engel olamamış. En sevdiği telefonun hoparlör sesine basıp sesi duymak. Çok seviyor diye oyuncak bir telefon almışlar. Suratına bakmamış. Kimi kandırmaya çalışıyorsunuz siz dercesine :)

- Konuşma demişken, gelişiminden aklımda kalanları da yazayım hatırlamak için. Beş-on kelimemiz var sözlükte genellikle tekrar hecelerinden oluşan şeyler "baba (kısa günde onbin defa), dede, nene (anneanne), mama, bu(yazdığım kelimeler haricindeki herşey için), bebi (kendi küçüklük resimlerine-çok büyüdü ya), giy, bbbbu(su- diğerinden farklı olarak bler fazla çıkıyor), dada, dıgı(at), hov(köpek), anne(ben hiç duymadım ara ara söydiğini söylüyorlar)"

- İki dilde de bütün organlarını gösteriyor.

- Anneyi ne kadar seviyorsun sorusuna ellerini havaya kaldırarak çokluk gösteriyor.

- Anneanne nasıl yemek yapmış sorusuna güzel anlamında parmaklarını birleştirip elini sallıyor.

- Babanın sevgilisi kim sorusuna tek el havaya kalkıyor. Bunun türkçesini söyleyince anlamıyor tabi.

- İnsan hiç yabancılamıyor. İyi mi kötü mü bilmiyorum. Bir taraftan hani insanlardan korkmuyor iyi ama kim elinden tutarsa onunla gidiyor kısmı biraz beni ürkütüyor. Her kime merhaba de dersek hemen elini uzatıp tokalaşmaya çalışıyor.

- En son masa sandalye kelimelerini öğrendi. Babası arapça sorunca kısa devre yapıyor herşeye kafasını göstermeye başlıyor. Öyle anlarda o kadar sevimli oluyor ki.

- Dadaya çok meraklı. Babasının beresini eline tutuşturup kapıyı gösterip evden dışarı çıkmaya çalışıyor. Sökmezse ayakkabılıktan ayakkabıları salona taşımaya çalışıyor.

- Süpürgelerden acayip korkardı. O yüzden babası onu evden çıkarmadan ya da uzak bir odaya götürmeden asla ev süpüremezdim. Maşallah yokluğumda işi ilerletmiş. Dip köşe temizliğe başlamış. Annemler şimdi süpürge sopasını nereye saklayalım diye düşünüyorlar :) Hele doğumdan sonra yaşadığım bel ağrıları yüzünden ben pek sevindim. İyi bir eğitimle seneye süpürge işinden yırtarım gibi duruyor :)



- Artık lunaparkı 50 metre öteden tanıyor. Eğlence mekanı kafaya kazınmış. Sabah kahvaltı için çıktık evden ne mümkün dükkana sokmak. Arkada lunaparkı gördü diye dakikalarca mızırdandı. Eliyle göremediği lunaparkı işaret etti etti durdu.

- Bir büfeden su almaya girdik. Satışı yapan ablası bunu sevdi diye şeker hediye etti. Şimdiye kadar hiç böyle bir yemişliği yok dedik ama olsun ben vereyim dedi. Hadi onun kısmetidir diye hem de ne yapacak diye meraktan biraz verelim dedik. Yalamak nedir bilmediğinden ilk birkaç ısırma denemesinde başarısız olunca yalayarak tat alabildiğini fark etti pek mutlu oldu. Hepsini yalatmaya ne çocuk beslenme kuralları ne bizdeki sabır yetmediğinden bir süre sonra aldık elinden. Çok çok beğenmemiş olacak ki hiç ses çıkartmadı.

- Babanın tablet bilgisayarı Ahmed beylere ayak dinlendirme yeri oldu. Hatta üstüne bile basmaya çalıştı. Baba sayesinde refleks geliştirdi.




- En fecisini sona sakladım. Çok terliyor diye saçlarını kısaltmışlardı. Yine çare olmamış. Annemle kocam konuşmuş. Ben istemiyorum kesilmesini diye ben gidince keseceklermiş. Madem illa keseceksin ben göreyim bari dedim. Sıfıra vurmaya kalktı. Sıkı pazarlıklarla üç numarada anlaştık. Sonradan öğrendim ki annem şimdi değil yaza doğru keseriz demiş. Kocamın oyununa geldim sonuç olarak :( Gitti canım cocuğumun saçları... Kendisi kuzgunun yavrusu olduğundan böyle de pek bi yakışıklı ama ben o saçlarını pek seviyordum. Neyse kökü onda değil mi çıkar yine diye kendimi avutuyorum. Ben yokken uzasın bari...

- Gözümüzün kenarı da nazarlık oldu. O kadar harekete az bile yarası var. Nasıl becermişse sandalyeye çarpmış babası gözetimindeyken.



- Oyuncakla arası yoktu bu gidişle hiç olmayacak galiba. Bunu Fransadan alıp götürdüm pek bi sevdi. Ikeada da aynısından var sanıyorum. Fakat bizim kuzu sökme takma meraklısı olduğundan çekici attı bir kenara canını dişine takıp onları elleriyle yerinden söküp takmayı vazife etti kendine. Neyse oyuncakla oynasın da nasıl oynarsa oynasın demek düşüyor bana :) Aynı şey legoların başına da geldi. Babasının binbir emekle yaptığı robotları elinin bir hamlesiyle yıkıp herşeyi sökmek legodan anladığımız şey şimdilik.


- Gelmeme iki gün kala toplandık yine evimizden anneanne evine geri döndük. Kendi mama sandalyesini kendi topladı. Babasına yardım olsun diye.

- Sonuç olarak sayılı gün bitti. Döndüm geldim yine sefil hayatıma. Onu buraya getirme konusunu tamamen kapattık. Babası gelemediği için, önümüzdeki aylarda birkaç seyahatim olduğundan gece onu bırakacağım kimseyi tanımadığım için düzenini bozup burada tekrar kurmamak için düşünüp taşındık ve vazgeçtik. Verilebilecek en kötü karardı ama çaresizliğimi anlatacak kelime yok. Ayrılış çok hüzünlü oldu. O uyuyordu ben evden çıkarken, sevdim sevdim öptüm ayrılmadan. O hallerime evde kimsecikler dayanamamış. Kendimi ne kadar gizlemeye çalışsam da olmadı. Bir kere daha gitmeye çalışacağım sonrası zaten Temmuz sonu inşallah tamamen kavuşacağız. Bu olaydan büyük dersler çıkartarak kapatacağız bu konuyu. Belki yazarım belki yine gücüm tükenir yazamam. Bir tarafım içini hüznünü dök diyor diğer yanım yazma izi kalmasın hiçbir yerde. Bakalım neler getirecek zaman.