Daisypath Happy Birthday tickers
Lilypie Second Birthday tickers

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Negatif konuşma benlen buz gibi soğurum senden - Bölüm 2

Artık çiçeği burnunda bir hamilesin. Tebrikler ama vücudunuzun hormonal olarak yaptığı hazırlıkların yanında bir de etrafın yaptığı psikolojik hazırlık(!)lara hazır mısınız? bakalım dönemine hoş geldim.

Yeni hamile ile nasıl konuşulmaz ?

Bu dönemde başa çıkılması gereken sorular, yorumlar, eleştiriler evlilik döneminden biraz daha karmaşık ve zorlayıcıydı benim için. Hamileliğim biraz ilerlemeden etrafta çok insanla paylaşmadığım için ilk haftalar "mahalle baskısı" yaşamadım ama doktorlardan bol bol çektim desem yalan olmaz. Bu dönemde beş farklı doktorum oldu. Son ikisi hariç hepsinden bir nevi negatif yaklaşımları yüzünden ayrıldık.

İlk doktorumuz hakkını asla yemem işini çok çok iyi yapan bir hanımdı fakat müşteri ilişkileri sıfır. İnsan hamilelik, doğum gibi konular olunca nezle şikayetiyle gelmiş muamelesi görmek istemiyor tabi. Hamileliğin başında kan değerlerimde düşük başlama arkasından yavaş artma gibi bir sorun oldu. Doktor sağolsun yüzyüze görüşmemizi bile beklemeden dan diye telefonda bebeğin gelişimi için çokta ümitli olmadığını ima etti bana. Tamam doktorumdu en nihayetinde, beni gereksiz ümitlendirmesi gerekmiyordu, bir arkadaş gibi moral vermesini falan da beklemiyordum ama telefonda söylemeye ne gerek vardı.

Ben bebeğe sevinme ile onu kaybetme korkusu arasında döneşirken 14. haftada bir kanamayla yüzyüze geldik. Doktorumuz tatilde diye başka bir doktora gittik. Çok şükür kalbi atıyordu ama doktor bombayı patlattı. "Verdiğim ilaçlar seni biraz rahatlatır ama bebek gidecekse gidecek durdurmak için hiçbir şey yapamayız" deyiverdi. "Bebekler kendi kararlarını kendileri veriyorlar" dedi. Bir süre dinlen, gerekirse serkalaj olmazsa doğuma kadar hastanede yatış. Eve dönüp dua etmekten ve ağlamaktan başka bir şey yapmadım iki hafta. Bir kaç gün içerisinde telefon çaldı. Yattığımı söylediğimde hoop şahane bir cevapla karşılaştım. "Sakın çok yatma, yatınca kordon yağlanıyormuş, bebeğe yeterli kan taşınmadığı için bebek riske giriyormuş." Buyur buradan yak, İlknur. Daha doğrusu nereden istersen oradan yak. Kem küm ama doktor.. yat dedi.. dememe kalmadan hemde. Bebek gidecek diye yatıyorum. Yatıyorum diye bebeği kaybedebileceğimi söyleyen bir ses. (Kendisi de sonradan söylediğine üzülmüş, bu konuşmadan beş dakika sonra geri arayıp sen doktorunun sözünü dinle dedi)

Kanama sadece bir gün oldu ve bir daha tekrarlanmadı. Son görüşmemizde doktorum 4. ayın sonunda aldığım üç kiloya kafayı takınca taşan bardak doldu ve ayrıldık. Biz biraz pozitif doktor arıyoruz hala. Hem de farklı bir görüş olsun. 19. haftada tanındık bildik bir doktora gittik. Televizyonda konuştukları mantıklı geliyor çünkü. Normal doğum istiyorum dedim. Bekliyorum ki televizyonda söylediklerini söylesin. Evet tabiki aksi düşünülemez desin. Doktorun yüz ifadesini unutmam mümkün değil. Sanki doktora ben doğumu Marsta yapmayı düşünüyorum gelir misiniz diye sormuşum gibi baktı ve hayretle "Neden?" diye sordu. (Bir kısa devre daha) Ben sezeryanı tercih ediyorum diye başladı ve nutuğuna devam etti. Beni ikna edemeyince doğum yaklaşınca konuşuruz bunları dedi. Muayenede bir önceki doktorumun abarttığı gibi bir şey olmadığını, plesantanın ilk aylarda aşağıda olması yüzünden hamilelerin çoğunun ufak kanamalar geçirebileceğini, artık plesantanın yukarı çıktığını bir risk olmadığını söyleyerek bizi rahatlatsa da, onunla da ilk ve son muayene hikayemiz böyle bitti.

Allah halime acımış olacak ki bundan sonraki doktorum dünya tatlısı çıktı. Normal doğum istiyorum. Hay hay. Biraz kaçırdım kiloyu bu ay. Mesele değil. Oruç tutabilir miyim? Tutabilirsin diyemem tutamazsın da diyemem. Bir gün dene ve kendin karar ver (Tutamadım tabi :) ). Sonunda kavuştuk hayellerimizde doktora ve mutlu mesut bir hamileliği tamamladık. Gereksiz yere bize yaşatılan streslerden sonra.

Doktor kısmı sadece bir yönü bu işin. En nihayetinde bu işin yıllarca eğitimini almış insanlar hoşunuza gitse de gitmese de kendi görüşlerini ifade ediyorlar size. Katılıp katılmamak size kalmış ama saygı duymak gerek. İnanamadıkları bir şeyi söyleyecek halleri yok. Gelgelelim bu dönemin en belalıları yine eş-doşt-akraba-tanıdık tanımadık herkes oluyor. Bir hamilelik geçiren iki doğum yapan bu işin kitabını yazmış sayıldığından fikir veren, eleştiren gırla. (Bizde bir de bu var, hasta olarak gittiğin hastaneden doktor olarak çıkar, etrafına engin bilgilerini saçar, ilaç bile tavsiye edersin)

Bu dönemde aşağı yukarı yine her hamilenin başa çıkması gerekenlerle uğraştım. Konu genel olarak üç noktada yoğunlaşıyor. Göbek-Kilo-Doğum. Sormadan, iznini beklemeden karnını elleyenlerle doluyor etraf. Kim görmezse bebek seviyorlar. Sabır et, doğsun öyle seversin. Hayır. Rahatsız olup olmaman hiç önemli değil, bir hamile olarak kamu malısın artık sen. O göbek senin değil içi çocuk sevgisiyle dolup taşan herkesin göbeği.

Ben gayet kilolu hamile kalmıştım ve iç karın denen ne olduğunu bilmediğim meret bende olmayınca 4. ayda gayet sağlam bir göbek vardı. Bu sefer daha önce doğum yapmışlardan yorumlar geldi. Önce annem benim taaaa 6. ayda göbeğim çıkmıştı hayret dedi. Sonra bir arkadaşım ben 7 aylık hamileyken bu kadardı göbeğim ancak dedi. Sanki o göbeği çekeleye çekeleye ben çıkartıyorum. İkeada tuvaletten tam çıkmışken karşımda bir kız gözlerini patlatıp hayretle bana baktı. Ne oluyor anlamadım, tam ellerimi yıkamaya gidiyorum annesi yanaştı yanıma. Kaç aylık hamilesin diye sordu. 7 dedim. Bu cevabı alan kadın, kendisi yeni hamile kızını gidip teskin etti onun doğumuna az kalmış diye. Son ay artık hastanede ikizlere mi hamilesiniz sorusu ile hayata küstüm eve kapandım zaten. Soranlara bir nebze hak vermeye çalışsam da (gerçekten haşmetli bir göbeğim vardı Allah için) aynı soruları duymak, bu soruları tek ilişkimiz hastanede aynı doktorun randevu sırasını beklemek olan insanlardan, orada burada karşılaştığım insanlardan duymak yordu beni. Evlat 4 kilo doğunca göbeğin kerameti de çıktı ortaya ama iş işten geçmişti çoktan.

İlk yazıya yazdığımın aynısını yazacağım, ne işine yarayacak aldığın bu bilgi. Sen bu soruyu bana ilk soruyor olabilirsin ama ben aynı soruyu senin gibi meraklı birçok kişiden duydum. Nasıl gidiyor hamileliğin diye sorsan ben iyi desem ve havadan sudan konuşsak kime zarar.

Kilo konusunda genel olarak çok laf işitmedim desem yalan olmaz. Çok sağlıklı beslenmeye gayret ettiğim için, içinden bu iştahla 30 kiloyu alır diye tasalananları haksız çıkartacak şekilde 14 kilo ile tamamladım. İlk doktoruma göre bu bile fazlaydı aslında. Kilolu hamile kalmış biri olarak 8-9 kilo civarında kalmam beklenirdi (ben zaten hamileliğinde o kadar az kilo almayı başaracak biri olsam hamileliğime 34 beden başlardım bkz. Epru abla) ama kaç defa hamile kalacağım ki diyerek çokta üstünde durmadım. Yine de "vallahi lıkır lıkır süt içiyorum. Günde bazen yarım litreyi geçiyor "cümleme birisinden "ayyy içme kansızlık yapar o kadar süt" cevabını aldığımı hatırlıyorum. (Hayatımda ve de hamileliğimde hiç kansızlık gibi bir derdim olmamasına rağmen)

Son ayların favori iki konusu vardı. Sefamın bitmek üzere olduğu sıkça hatırlatıldı. "Tadını çıkar bu günlerin çoook arayacaksın" ve "uyu bol bol bebek doğunca uykuyu unut" cümlelerini kaç defa duydum bilmiyorum. O koca göbek, onun mesaneye yaptığı baskı sonucu iki saatte bir tuvalet ziyaretleri, doğum sonrasına hazırlık uykusuzlukları yaşayan birine bu lafların ne kadar tesir etmesini bekliyor ki bu cümleleri kuranlar. Uyku biriktirilebilen bir şeydi de benim mi haberim yoktu ayrıca.

Yine de benim hamilelik döneminde tek geçeceğim konu doğum konusu. Herkes kendi doğumunu pazarlamaya çalışır ve kendi yaptığı dogum değil de diğeriyle ilgili kötü doğum hikayeleri anlatır durur. Falancanın bebeği oksijensiz kalmıştır normal doğumda, bir başkasında sezeryanda bebeği alırken neşter gelmiştir bebeğe. Çok şükür artık normal doğum yapmak istiyorum deyince insanlar uzaydan gelmiş muamelesi yapmıyor. Annelerde de doktorlarda da bir normal doğuma yöneliş var ama bundan iki sene önce bile normal doğum (ya da en azından benim olduğum ortamda) öyle çokça saygı gören bir şey değildi.

Ben hamileliğimden iki yıl önce açık karın ameliyatı geçirmiş ve zor toparlanmış bir bünye olarak (ki rahim kesilmemişti) çok korkuyordum sezeryandan. Elbette ben de ertesi gün ayağa kalkmış yürümüştüm ama dikiş yerlerimin acısı ancak iki ayda geçmişti. Kararımı en başından vermiştim. Normal doğum yapacaktım ama bu işler elbet benim karar vermemle bitmiyor. Bebeğin durumu, benim durumum çok önemliydi ama beş doktor değiştirip sonunda normal doğumu destekleyen doktoru bulmuştum ve her kontrolde beni bu yönde destekledi ve yüreklendirdi.

Girdiğim ortamlarda fikrime saygı gösterilmemesine, ilk doğumuna hazırlanan bir kadın olarak kötü doğum hikayeleri anlatılmasına ise üzüldüm ve sinirlendim bol bol. Artık doğuma az bir vakit kaldı diye eve temizliğe gelen hanım, yengesinin evde doğum yaptığını, nasıl doğurduğunu anlamadığını, kucakta bebek kordonu kesmek için hastaneye nasıl yetiştiklerini anlattı bana. Doğuma iki gün kala poaça almaya gittiğim kızcağız ablasının sezeryandan pek memnun kaldığını, "hangi devirde yaşıyoruz Allah aşkına, rahatı varken ne diye normal doğum" şeklinde moral (!) verdi bana.

Ve ben son yarım saatini saymazsak o kadar kolay bir doğum yaptım ki (maşallah ve darısı ikincinin başına :) ). Denemeseydim. korksaydım asla kendi sınırlarımı bilmemiş olacaktım.

Diyeceğim şudur ki, doğum şekline karar vermiş bir kadına odur budur diye düşündüğünün tam tersi şeyler anlatmayın. Gerçekten kötü etkiliyor hamileleri. Karnı burnunda kadının beynini ne diye bulandırırlar anlamıyorum. Hamile insana kötü doğum hikayesi anlatmak kadar yapılacak daha aptalca bir eylem var mıdır bilmiyorum. Neden? Sizin ya da falancanın doğumu kötü geçtiyse başkasının da başına aynı şey gelmek zorunda mı? Pozitif, moral verici konuşmak bu kadar mı zor. Şimdiye kadar annesinin karnında kalan bebek var mı? Vakti gelince hepsi bir şekilde doğuyor işte. Ben bloglarla, forumlarla tanıştıktan sonra öğrendim doğumun kolay bir şey olduğunu. Doğumdan annelerin ne kadar güzellikle bahsettiğini gördükten sonra içimdeki korku bir nebze de olsa azaldı. Kötü doğum hikayelerinin ne kadar az olduğunu o zaman farkettim. Bebeğinizi kucağınıza aldıktan sonra acıların çarcabuk unutulduğunu, geriye sadece onunla buluşma resimlerinin hafızada kaldığını gördüm.

Aslında insan başına gelmedikçe böyle şeylere dikkat etmiyor. Belki ben de bazı hamile arkadaşlarıma onları rahatsız edecek şeyler söylemişimdir eskiden insan bilemiyor tabi ama doğumdan bu yana yukarıdakilerden bol bol rahatsız olmuş bir bünye olarak asla hiçbir hamilenin karnını ellemem, kilosunu ağzıma almam. Hamile kadının güzelleştiğinden bahsetmek ve gönlüne göre bir doğum yapmasını dilemek yegane mottom oldu bu yüzden.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Negatif konuşma benlen buz gibi soğurum senden

(Dünki teknik arıza için özür diler, bir anlık gafletle yayınla tuşana basmamın kurbanı olduğumu arz ederim :) )

Aslında bu bir yeni evli/hamile/anne ile konuşma kılavuzu. Hadi çok iddialı olmasın. İlk kısmını saymazsak bir daha hamile kalırsam eş dost akrabaya el kitapçığı olarak dağıtmayı planladığım benimle konuşma kılavuzu diyelim adına.

Yeni evli ile nasıl konuşulmaz ?

Bizim memlekete kafamın en basmadığı şeyi evlendikten sonra öğrendim ben. Birincisi bizim toplumun genelinde bazı konular hassastır. Bu konular özeldir, mahremdir falandır filandır. Velakin evlenince ne oluyorsa hele bir de yeni evliyseniz birden sizin mahreminiz olan konu birden orta malı haline geliyor. Geldiği yetmiyor bir de alalen dillendiriliyor. Bu dillendirmenin en naif yolu "torun istiyoruz biz" ile başlıyor "hmm çocuk yapmayı düşünmüyor musunuz?"a kadar gidiyor. Evlendim evleneli cevap vermekten en nefret ettiğim soru bu oldu. Hayır size ne benim özelimden. Benim kocamla oturup düşünüp karar vereceğim bir konunun on-yirmi kadın arasında konuşulması gerekli mi?

Evliliğinin ilk yıllarını benim gibi biraz da kapalı bir yerde geçirdiyseniz bu soruyu duyma sıklığınız ortalama iki günde bir. Abartmıyorum. Hele bir de eşinizle konuşup doktoralarımız bitene kadar düşünmeyelim dediğiniz ve kapattığınız bir konunun her yeni tanıştığınız insanla tekrar tekrar açılması beni acayip germişti.

En son yaşadığım bir olayda artık yuh dediğimi hatırlıyorum ama içimden tabi :) Bir komşu oturmasına davet edilmiş ve abuk bir hata yaparak kabul etmişim. Komşunun bilmem nereden hayatımda ilk defa gördüğüm bir daha da göreceğimi sanmadığım bir arkadaşının yanına düşmüşüm. Sorular tam sırasıyla şu sıra ile soruldu. Adınız ne? İlknur Evli misiniz? Evet. Çocuk var mı? Yok. Kaç yıllık evlisiniz? Üç. Aaaa istemiyor musunuz yoksa olmuyor mu? (İlknur kısa devre) Hayır böyle aptal bir soruyu sorarken aklından ne geçiyordu merak ediyorum. Benim çocuğum olmadığını bilip bilmemek senin neyine yarayacak. Onu da geçtim. Ben bakalım bu konuyu seninle paylaşmak istiyor muyum? Milletin karşısına geçip kaç para maaş alıyorsun diye soramazken bu konuyu sorma cesaretini nereden alıyorsun? De ki çocuğum olmuyor ve sen bu soruyu sorarak beni yaralıyorsun, üstüne böyle bir şey varsa bile yeni tanıştığım bir kadınla paylaşacağımı nereden çıkardın?

Sonunda çok şükür hamilelik haberini verince konu komşu bir sürelik rahatladı. Şimdi dönünce biliyorum "ikinciyi düşünüyor musunuz? Aa bir kardeş şart" mafyası beni bekliyor. Ki en son tatilimde bile atağa geçtiler. Ne de olsa bizimki bir yaşını geçti ya. Kilo almışsın diyemeyen hamile misin? diye soruyor. Birini baktım ikinci kusur kaldı demek istiyorum çoğuna. Son Türkiye ziyaretimde sırf bu yüzden bir teyzeyi terslemek zorunda kaldım. Bundan sonra soracaklara da direk soracağım. "Gelip sen mi bakacaksın?" ya da "bebek olursa kapıdan bir kap yemek mi uzatacaksın?" diye. Geçen seferden tecrübe ettim. Bu soruyu en çok soranlar evine en uğramazlar oluyorlar. Bu soruyu asla sormayan zavallı anneannelere çıkıyor piyango genelde.

Sonuç, çocuk sahibi olma konusu iki insanın karar vereceği gayet özel bir konu. Parkta, bahçede tanıştığınız insanlara pat diye sormayın. Her evlinin illa çocuğu olmalıymış gibi evli misin sorusunun arkasına çocuk sorularını eklemeyin. Bırakın insanlar böyle güzel bir haber aldıklarında sizinle paylaşsınlar. Bu bilgiyi önceden öğrenmenin size zerre kadar faydası yok nasılsa. Çocuk düşünmüyoruz diyene, ama çocuk sahibi olmak öyle süper, böyle şahane diye tencere pazarlar gibi çocuğu pazarlamayın. Millet sizin lafınızla çocuk sahibi olacak değil ya. Boşuna nefesinizi tüketip bir de kendinizden nefret ettirmeyin. En azından bana. Ha dayanamam illa soracağım diyorsanız da şu salak "çocuk yapma" fiilini kullanmayın iyice germeyin beni.

10 Haziran 2010 Perşembe

Geçen sene bu zamanlar ..



Koca kafalı, emeklemeyi bile bilmeyen dişsiz bir tosuncukmuş.



Ben doğduğu gün güzelliğine hayran kalmış, eş-dostun kafası yamuk, kırmızı-mor arası enteresan renkli oluşuna çaktırmadan ettikleri laflara bozulmuştum bir de.
Bu zamanlar doğumdaki resimlerine tekrar bakmıştım. Ay gerçekten doğum yüzünden enteresan bir kafası, kulakları kıllarla ve yağ bezeleri ile dolu, alnının ortası ağladıkça iyi belli olan kırmızı bir leke ile kaplı olduğu için o hallerini nasıl güzel bulduğuma şaşmıştım.



Şimdi yine bakıyorum eski resimlere. Yok yok şimdi daha güzel diyorum kendime. Bana sarılıyor. Anneyi sev deyince pıt pıt sırtıma vuruyor.



Artık değil emeklemek, kaydıraklara kendi tırmanıp, kendi kayıyor. Dişler inci gibi. Derdini kendince pek güzel anlatıyor. Herşeyi anlıyor. Mutluluğunu, sevgisini belli ediyor.



Anneye çılgın pozlar veriyor. Yok yok bu halleri daha güzel. Koca bir delikanlı olduğunda da yine eski resimlere bakıp yeni halini daha bir seveceğim değil mi?

Her halin güzel be böcüğüm.

7 Haziran 2010 Pazartesi

Haftasonu Aktivitesi - Rodin Müzesi


Döndüm geldim. Müze ziyeretlerine devam ediyorum. Şunun şurasında yuppii 8 haftacık kaldı. Böcüğüme, evime, kocama kavuşmama. Su gibi aksın zaman. Bu haftasonu iki müze birden gezdim. İlki Rodin müzesi ki buraya geldim geleli açıkçası en beğendiğim müze oldu.

Birincisi yarı-açıkhava müzesi. Hotel Biron isimli bir bina var , Rodin son yıllarının bir kısmını burada geçirmiş. Bir çok eseri burada sergileniyor fakat en bilindik eserlerinin neredeyse tamamı büyük bir bahçede sergileniyor. Müze ücreti 6, bahçe 1 euro. Buradaki çoğu müzede olduğu gibi 18 yaş altı ücretsiz. Eğer avrupa birliği vatandaşı iseniz 26 yaşın altı ücretsiz. Engelliler ve onlara refakat edenlere yine ücretsiz, her ayın ilk pazarı yine ücretsiz. Yani adamlar kralından müze yaptık sömürelim milleti demek yerine, gelin yeter ki görün diye uğraşıyorlar. Bu zihniyete hayran kalmamak elde değil.

Rodin ya da tam adıyla August Rodin 12 Kasım 1840 Paris doğumluymuş. Bazı şeylerin okulla, eğitimle çok ilgisi olmadığının en büyük örneklerinden biri. Çok istekli bir öğrenci olmasına rağmen Güzel Sanatlar okulu giriş sınavlarını üç defa girmesine rağmen kazanamamış. Yaşadığı bir çok olay sonrasında bir heykeltraş olarak kabul görmesi kırklı yaşlarını bulmuş. 1976 yılında İtalyaya yaptığı seyahat sonrası Donatello ve Michelangelonun çalışmalarından etkilenmiş. Maalesef her ünü başını alıp gitmiş sanatçı gibi ciddi kişilik bozuklukları olan birisi. Öğrencisi/sevgilisi/modeli Camille Claudel ile yaşadığı ilişki (ya da eziyeti desem) filmlere bile konu olmuş.



Meşhur Düşünen adam ya da namı diğer La Penseur. Rodinin belki de en ünlü eseri. Türkiyede bile bir koypası var. Bakırköy Akıl ve Ruh hastalıkları hastanesinde. İlginç bir tercih orası kesin. Rodin bu heykeli ilk defa 1888de bir alttaki resimde görülen Cehennem kapılarında çalışmış. Daha sonra 1902de bizim bildiğimiz yani günümüzde sergilenen boyutları ile tekrar yapılmış. 1906da Fransada yaşanan politik ve sosyal kriz sebebiyle sosyalizmin sembolü haline gelmiş. 1923te şu anda gördüğümüz yerine taşınmış.



Fransız hükümeti Rodin ile çeşitli heykeller yapması üzerine anlaşmış. Bu kapsamda Dekoratif Sanatlar müzesi için bir kapı yapması istenmiş. İşte bunun sonucu, Cehennem Kapıları ortaya çıkmış. Rodinin Dantenin İlahi Komedyasına ve Baudelairein şiirlerine (ekşi sözlük sayesinde öğrendiğim yeni deyimle) selam çakmış :) bu çalışması ile. Kapının en üstünde görünen üç adam heykeli aynı Düşünen adam gibi Üç Gölge ismi ile büyük boyutlarda tekrar çalışılmış ve yine müze bahçesinde sergileniyor.



Bir heykelin yapım aşamaları. Çok zahmetli bir iş olduğu kesin. Hele o dönem imkanlarını düşününce.


Eller
Camille Claudelin bir çalışması. İnanılmaz derecede etkileyici. Yazdım ya, bu Camille ile Rodinin hastalıklı bir ilişkisi varmış. Rodinden çok daha yetenekli olmasına rağmen ona olan aşkından hep onun gölgesinde kalmış. Hatta Rodinin onun bu kadar yetenekli oluşundan rahatsızlık duyduğu ve bu yüzden şiddet gösterdiğini de okudum. (Bu ara yazdıklarımı müzeden aldığım küçük bir kitapçıktan yazıyorum. Rodin-Claudel ilişkisini ise daha çok internetten.) Bu salon tamamen Claudel eserlerine ayrılmıştı ve gerçekten hepsi birbirinden güzeldi. Özellikle The Gossip ve The Age of Maturity gerçekten görülmeye değer eserlerdi.



Diane



Victor Hugo



Kibele

Ugolino



Balzacın bir heykeli.

Ertesi gün rota Museum D'Orsaydı. O da kesinlikle ve kesinlikle tavsiye edeceğim müzelerden. Gezerken (bin defa yazmışımdır herhalde ben sanattan anlayan bir insan olmadığım halde- ama sanırım geze geze biraz ilerleme kaydettim) çok keyif aldım. Müze yine büyük bir müze. Bir kaç defa turlamak gerekiyor çünkü içiçe odalar, bölümler derken bir kerede bitmiyor. Birincisi müzenin mimarisi inanılmaz. Zamanında tren garı olarak kullanılırken, artan talebe cevap verememesi sonucunda müzeye dönüştürülmüş ama orjinalliği bozulmamış. Van Goghun (ki kendisi resimlerini anladığımı sandığım ender sanatçılardandır) her yerde gördüğümüz ne kadar ünlü eseri varsa bu müzede. Sadece o da değil. Cezanne, Monet, Degas, Gauguin, Sisley, Cross, Manet, Renoir (ki son dört tanesi ile ilk defa burada tanıştım) en meşhur resimleri ile dolu.

İsmini not etmeyi unuttuğum birkaç ressam vardı ki, değme fotoğrafçı yanında halt etmiş. Tabloların dibine kadar sokulmak zorunda kaldım fotoğraf mıdır resim midir anlayabilmek için. Gerçekten bazı insanlara nasıl inanılmaz yetenekler bahşedilmiş. Şimdi sallamayayım ama ya Monet ya Manetti ikisinden birinin bir porte çalışması var ki Mona Lisa ne ki dedim. Tamam onun perspektifidir, göndermeleridir mühim olan diye bahsediyorlar ama estetik derseniz benim gördüğüm kesinlikle çok daha iyiydi.

İkinci kat ise daha çok heykeller ve sanatın gündelik hayata uygulanışı vardı. Mesela Rodinin Ugolino ve Cehennem Kapılarının taslak heykelleri de burada sergileniyordu. Bir çok design ürünü ev eşyası ve mobilyalar da üst katta görülmeye değerdi.

Müzede maalesef resim çekmek yasak. Bir taraftan da iyi oldu. Bol bol ben resimlere baktım. Fotoğraf derdine düşmeden keyifli keyifli gezdim. Bu yüzden ben gördüklerimle kaldım. Sadece tavsiye etmek düştü bana. Gelmişken müzenin hediyelik eşya bölümüne de uğramayı ihmal etmeyin. Çok güzel şeyler vardı. Yeni evime cici cici çervelemek üzere bir sürü reprodüksyonlar , eşe dosta göndermek için kartpostallar aldım. Vakti olmayana Lourve tavsiye etmem ama bunu mutlaka görün derim.

Daha taslakta duran üç-beş müze yazısı var. İlknurun keyfini bekler. Hele bir Modern Sanat Müzesi maceram var ki elim gitmiyor yazmaya :) çarpıldım çıktım içinden.

5 Haziran 2010 Cumartesi

Fotoroman - Tuna öper de ...

Tuna Tülin Su'yu öper de benim paşazadem geri kalır mı? Kalmaz. Geçen hafta bahar aylarının sonuncusunda Ahmed beyler de ilk aşkını yaşar.



İlk tanışma. Top renklerine azami dikkat :)



İlk flört :)


İlk öpücük


İlk çekişme


Hanım hanım bu ayakkabı yeni mi? (Aşkın evlilik hali)

Bakmayın böyle laylaylom resimler koyduğuma, içim öfke dolu günlerdir. Türkiye'ye gittim. Kuzumu gördüm neşelendim. Kavuşmamıza az kaldı diye daha az içim acıyarak geri döndüm. Neşeli neşeli neler paylaşacaktım. Döndüğüm gün haberleri okurken midem bulandı.

Bir ülke insanına bu kadar mı sahip çıkmaz çıkamaz anlamıyorum. Olaylar herkesin takip ettiği olaylar. Aynı gecede Türk bayrağı çekilmiş, uluslararası sularda seyreden bir gemiye teröristin önde gideni saldırıyor. Hükümetin yaptırımlarına gülüp geçmek bir yana, haberlerde öyle yorumlar okuyorum ki aynı ülkenin vatandaşı yeri geldiğinde açık açık oh olsun demeye getiriyor. Kaşındılar, gitmeselerdi. Kendi içimizdeki fikirler yetmezmiş gibi bir de taaa Pensilvalyalardan görüş geliyor bu yönde. Bu Filistin meselesi bizim ailenin doğal olarak yumuşak karnı. Çok yazmak, bu blogu bunun tartışma platformu olarak kullanmak istemiyorum. Yazsam aslında, işin içini dışını biraz daha bilen biri olarak ama bu olayda sinirlendiğim, takıldığım kısım zaten Filistin meselesi değil onun için başka zaman yazarım belki.

Diğer olayda yine o gece olan beni sonunda isyan ettiren İskenderunda saldırıya uğrayan birliğimiz. Yeter gerçekten yeter. Yıllardır bu adamları kaale almadık ama belli ki bizim düşündüğümüzden daha güçlüler, bahar aylarının gelmesi ile birlikte yine saldırılarını arttırdılar. Yirmi yılda bu Allahın belaları ile başa çıkılmadıysa artık tedbir almanın zamanı gelmedi mi? Orada ölenler ana-baba evladı. Neden bu kadar tehlikeli insanların karşısına sadece askerliğini yapmaya gitmiş, gidenlerin söylediklerine göre acemi birliklerinde sadece üç kurşun atarak oralara gönderilmiş gencecik cocukları sürüyoruz? Ordumuzun yıllarca eğitimini almış, savaşmayı bilen, silah tutmayı bilen az mı mensubu var? Neden o bölgede sadece eğitimli, deneyimli askerleri tutmuyoruz? Yazıktır, gerçekten yazık. Günah. Çocuk kolay mı yetişiyor? Ahmedle yaşıt blog annelerini hep okuyorum. Bir yıllık anneliklerimizde bile yıldığımız, gücümüzün tükendiği günler oldu. Bu kadar zamanda ne emekler verdik, yirmi yaşında çocuğa verilen emeği düşünemiyorum bile. Hiç kimsenin canı acımaz mı bu çocukların annelerini, babalarını, eşlerini ya da çocuklarını televizyonda feryat ederken görünce? Yeter gerçekten yeter. Paraysa para, techizatsa techizat, silahsa silah, askerse asker var. Ne eksikte yıllardır savaştaymışcasına verilen bu kayıplar, giden bu canlar.

Dedim ya çok öfkeleyim. Aslında bu konularda yazılacak daha çoook şey var da tutayım kendimi.