Türkiyede olan arkadaşlar benden daha iyi takip ediyorlardır olayları. İyi ki de bir televizyonum yok ve bu olayların bütün dehşetini yaşamıyorum. Yine de dayanamayıp yazacağım. Herşey üstüste geldi çünkü. Ne güzel toz pembe bir dünya kurmuştum oysa. Bütün çocuklar melek, bütün çocuklar masum. Yok değiller işte. Neden, niçin ve nasıl bu hale geliyorlar aklım almıyor.
Bazı kitapları anne olmadan önce okuyup rafa kaldırmam ve unutmam gerekirmiş. Son zamanlarda üst üste okuduğum kitaplar, Küçük Arı, Sineklerin Tanrısı ve Uçurtma Avcısı. Okumasaydım dediğim, üçü de canımı yakan kitaplar derken bu haberleri okudum internette. Baştan sona çocuklarla dolu bir haber. Öldürülen bir çocuk, katil başka bir çocuk, tecavüz edilen çocuk, tecavüzü eden başka bir çocuk. Kötü bir şaka ya da rüya gibi. İçim acıyor. O masum çocuklar nasıl böyle canileşebiliyorlar.
Hepimizin kendimizce "iyi-hayırlı"evlat yetiştirmek için uğraşıyoruz ama bu iyi kavramı herkese göre değişiyor(muş). Hırsıza göre en iyi hırsızlık yapan çocuk hayırlı evlat belkide. Çocuğunu pazarlayan için küçük yaşına rağmen en iyi para getiren çocuk iyi bilmiyorum ki. Empati yapam mümkün değil. Kiminin içinde anne-babalık yok. İstese de yapamıyor, kimi de yapmak o sorumluluğu almak istemiyor belki. Belki de kimi anne-baba aslında gerçekten çok iyi niyetlerle çocuk yetiştirmek isterken çocuklar onların iradesi dışında böyle oluyor belki de. Bilmiyorum gerçekten.
Ne yazsam ne söylesem boş. Ağız dolusu küfür etsem kime ne fayda. Dünya nereye gidiyor, insanlar insanlıktan çıkmış bu iş nereye kadar gidecek bilmiyorum. Korkuyorum.
26 Nisan 2010 Pazartesi
19 Nisan 2010 Pazartesi
Ahmed bugün
Olur da Ahmed ileride buraya yazdıklarımı okuma şansı bulursa bu yazıyı okuyunca hoşlanmayacak garanti edebilirim ama atlamam lazım :) Çocuğum bugün ilk defa hem büyük hem küçük tuvaletini kendi oturağına yapmış. Kahvaltı sonrası babası ile gitmişler, babasının bilgisayarına resimler çiziktirirken sesi çıkmamış. Daha evvelki bir iki denemede oturmayı reddettiği için bir süre rafa kaldırmışlardı. Bu aralar tuvaletini yapıp sonra bezini tutup gösteriyormuş. Tekrar başlamışlar. Artık her sabah kahvaltıdan sonra dedesi ile gideceklermiş. Bakalım başladı(k)lar. Devamı gelecek mi?
Devamdaki resim de babasının hoşuna gitmeyecek ama bunu da atlamam lazım :) Efenim Trakyayı bilir misiniz bilmem. Derler ki kapı gıcırtısına oynarmışlar. Ben bu gruba girmemekle beraber genelimiz pek oynaktır gerçekten. Eh Ahmed beyler de doğduğundan bu yana Edirnenin ekmeğini yedi suyunu içti... İlla illa bir yerden geçti. Bizimkisi tam şopar olmuş. Sürekli bir oynama isteği. Nereden öğrenmiş mechul. İçten geliyor. Ama belirli kurallarımız var. Bir: Öyle şarkısız türküsüz oynamıyoruz. İlla çalacak bir şeyler. İki: İlla istediğimiz şarkı olacak. Dedesi söylerken eskaza o şarkıyı değiştirsin ya da artık kapatalım müziği densin kıyamet kopuyor.
Resim bugün Sarayiçine maaile (bir eksikle) yapılan gezide davul zurna sesi duyulması ile yaşanmış. Babası da ona ayak uydursun diye mi yoksa onun da kanına karıştı ondan mı duramadı bilmem karşılıklı kısır düğünü yapmışlar :) Yaza niyet ettim düğün düğün gezip çocuğumuzun yeteneğini pekiştirmesine yardımcı olacağız.
Devamdaki resim de babasının hoşuna gitmeyecek ama bunu da atlamam lazım :) Efenim Trakyayı bilir misiniz bilmem. Derler ki kapı gıcırtısına oynarmışlar. Ben bu gruba girmemekle beraber genelimiz pek oynaktır gerçekten. Eh Ahmed beyler de doğduğundan bu yana Edirnenin ekmeğini yedi suyunu içti... İlla illa bir yerden geçti. Bizimkisi tam şopar olmuş. Sürekli bir oynama isteği. Nereden öğrenmiş mechul. İçten geliyor. Ama belirli kurallarımız var. Bir: Öyle şarkısız türküsüz oynamıyoruz. İlla çalacak bir şeyler. İki: İlla istediğimiz şarkı olacak. Dedesi söylerken eskaza o şarkıyı değiştirsin ya da artık kapatalım müziği densin kıyamet kopuyor.
Resim bugün Sarayiçine maaile (bir eksikle) yapılan gezide davul zurna sesi duyulması ile yaşanmış. Babası da ona ayak uydursun diye mi yoksa onun da kanına karıştı ondan mı duramadı bilmem karşılıklı kısır düğünü yapmışlar :) Yaza niyet ettim düğün düğün gezip çocuğumuzun yeteneğini pekiştirmesine yardımcı olacağız.
Eve dönüş yolu. Ayakkabı çorap düşmanın artık şaşırtmayan vukuatı. Bu sefer şaşırtan o çorabı arabada nereye atmayı başarmışsa çorap kayıp. Cam açıktı da oradan mı attı acep?
17 Nisan 2010 Cumartesi
Gezi bloguma hoşgeldiniz sefa geldiniz :)
Rennes'de geçen üç günün yorgunluğunun sonunda ev sahibi şirket bizi öyle bir yere götürdü ki herşeye değdi. Yol inanılmaz güzeldi. Atlar, inekler, koyunlar yemyeşil çimlerde. Çok güzel çiftlikler gördük. Bak bak içim açıldı. Birden hayvancılık yapasım geldi. Yol boyunca gördüğüm evlere bakıp bakıp Besteyi düşündüm. Bu evlerden birinde mi yaşar acaba diye içimden geçirdim :) Sonradan öğrendim ki biz Britany bölgesindeymişiz. İnanılmaz güzel ve bir o kadar da etkileyici bir yere vardık bir saatlik yolculuğun sonunda. Manş Denizinde piramit şeklindeki bir yarımadanın üzerine kurulmuş bir manastır ve etrafındaki şirin yerleşim. Mont Saint Michel. Sonradan öğrendim ki burası Normandiya ve Britany arasında yıllarca çekişmeye sebep olmuş. Yok sizindi yok bizimdi diye. Şu anda masrafları iki bölge tarafından da karşılanıyormuş ve tam Mont Saint Michelin önünden giden nehir iki bölge arasındaki sınırmış.
Cahillik parayla değil ya ben Mont Saint Michelin adını ilk defa duyuyorum. Kime ben bilmiyorum orasını dediysem gözlerini patlatarak bana baktığından utandım gerçekten. Oysa Fransa'da Ile-de-France(Parisin olduğu bölge) bölgesinden sonra en çok turist alan yeriymiş. Yılda 3.5 milyonun üzerinde turist ziyaret ediyormuş. Hristiyanlar için önemli bir ziyaret mekanı. Bu turistlerin çoğunluğu Temmuz-Ağustos aylarında geliyormuş. Yerleşik halkının nüfusu 32. Bunların 12 si; 5i rahibe, 7si rahip olmak üzere din adamı. Aslında manastır bizim için özel olarak açıldığı için, normal ziyaret saatinin dışında olduğu için biz ferah ferah gezdik ama o kalabalıkta özellikle daracık sokaklarında iki kişi yürümek bile zorken ne kadar keyif verir bilemiyorum. Her tarihi mekanın başına geldiği gibi burası da tam turist mekanı. Her yer hediyelik eşya, otel ve restorant gibi yerlerle dolu.
Cahillik parayla değil ya ben Mont Saint Michelin adını ilk defa duyuyorum. Kime ben bilmiyorum orasını dediysem gözlerini patlatarak bana baktığından utandım gerçekten. Oysa Fransa'da Ile-de-France(Parisin olduğu bölge) bölgesinden sonra en çok turist alan yeriymiş. Yılda 3.5 milyonun üzerinde turist ziyaret ediyormuş. Hristiyanlar için önemli bir ziyaret mekanı. Bu turistlerin çoğunluğu Temmuz-Ağustos aylarında geliyormuş. Yerleşik halkının nüfusu 32. Bunların 12 si; 5i rahibe, 7si rahip olmak üzere din adamı. Aslında manastır bizim için özel olarak açıldığı için, normal ziyaret saatinin dışında olduğu için biz ferah ferah gezdik ama o kalabalıkta özellikle daracık sokaklarında iki kişi yürümek bile zorken ne kadar keyif verir bilemiyorum. Her tarihi mekanın başına geldiği gibi burası da tam turist mekanı. Her yer hediyelik eşya, otel ve restorant gibi yerlerle dolu.
Bu bölgenin en enteresan özelliği ile başlıyayım. Gel-gitin en hızlı ve gözle görülür şekilde yaşandığı bir yer burası. Sular yükseldiğinde bir ada alçaldığında yarımada haline dönüyor. Mont Saint Michelin resmi internet sitesinde suyun en yüksek seviyeye ulaştığı saatlerin çizelgesi var. Eğer buna dikkat edilmeden etraf gezisine çıkarsanız büyük tehlike ile karşılaşabilirmişsiniz. Ölümle sonuçlanan olaylar olmuş. Su inanılmaz bir hızla yükselmeye başlıyor ki tam gel-git olan günlerde 15 metre yükseliyormuş. Sular çekildiğinde ise 15 kmye kadar geri çekiliyormuş. Bizim gittiğimiz gün dolunay olmadığı için o kadar yükselmedi. Alttaki iki resim birer saat ara ile çekildi.
Daha içeri girer girmez ortaçağa geri dönmüş gibi hissettim. Dönem filmlerinin delisi olan bir insan olarak tek başıma o yollarda daha sakin sessiz gezmeyi çok arzu ederdim.
Piramit şekline benzer bir kaya parçasının üzerine yapıldığından manastırın bir bölümünde duvar sandığınız yer aslında kayanın kendisiymiş. Burasının yapılışının bir hikayesini de anlattı rehber. Efsane olduğunu da belirtti tabi. Bir piskopos gece rüyasında başmelek Michaeli görür ve kendisine bu kayanın tepesine bir kilise yapmasını söyler. Rüyadan hemen emin olamayan piskopos ancak üç defa aynı rüyayı görünce ikna olur ve burada bir kilisenin yapımına başlar.
Tam altında durduğum taştan bir bağlantı noktası var. Bir nevi iki binayı birbirine bağlıyor. O bağlantı taştan ve askerlerin koruması için yapılmış. Resimde görülen bir savaş anında rahiplerin koruması gereken kısım ve ahşaptan yapılma. Rehber hiçbir zaman savunmaya rahipler katılmadı çünkü düşman hiçbir zaman buraya kadar yaklaşamadı dedi.
O dönemin asansörü. Tahta bir mekanizma var yukarıda. Onunla yukarıya gerekli şeyler taşınıyormuş. Asansör nasıl taşınıyor diye sorarsanız insan gücü ile :) En tepede bu mekanizmayı çalıştırmak için çok büyük bir değirmen gibi bir şey vardı. Altı mezarlıkmış. Rahipler sadece yaşarken değil ölüncede burada kalmak isterlermiş. Buradan çıktık. Hemen önümüzdeki yer için cenaze şapeli dedi rehber. Bu şapele bakan bir kapı var orası da hastane. Beni bir gülmedir aldı. Sıraya dizmişler resmen. Hastane, cenaze şapeli ve mezarlık. Hristiyan arkadaşlarıma ayıp olmasın diye kendimi saklamak zorunda kaldım ama hastane kapısı önüne cenaze şapeli yapmak ne kadar moral veriyordur oradaki insanlara diye düşündüm durdum.
Kilise 170 metrelik yükseklikte duruyor. Kayanın en üst noktasında yani. Zamanında rahipler hemen yandaki binada kalıyorlarmış. Günde 7 kez ibadet ettikleri için yakında yaşıyorlarmış. Kilisenin önündeki taşların bir kısmında bazı semboller gösterdi rehber. Herbir taşta farklı sembol vardı. Bunlar taş ustalarının sembolleriymiş. Her ustanın kendine has bir sembolü olmalıymış. Buna göre kestikleri taş başına para alıyorlarmış. Aslında adap bu imzaların saklanmasıymış ama restorasyon sırasında gelen giden turiste göstermek için ters çevrilip yerleştirilmişler.
Manastırın bu rahiplerin kaldığı yerine bitişik olan duvarı bir keresinde birden yıkılmış. O gün tam da easter için rahipler kilisenin içinde olduklarından hiçbirine bir şey olmamış. Fransız devriminde bütün rahipler buradan gönderilmiş ve bir süre hapishane olarak kullanılmış. Bu olaylar olmadan önce rahipler ibadet haricindeki zamanlarını kitapları kopyalıyarak geçirirmişler. Bütün manastırın sadece bu çalışma odasında ısıtma varmış. E tabi titreye titreye yazı yazmak mümkün mü? Ben rahiplerin oradan kış boyunca hiç çıkmadıklarını tahmin ediyorum. Tam aklımda değil ama ya 150bin ya da 15bin (ki bu sayı daha manalı değil mi) kitap yazılmış burada. Şu anda sadece 600 tanesi korunabilmiş. Çeşitli ülkelerin müzelerinde bazı örnekler varmış.
Manastırın bu rahiplerin kaldığı yerine bitişik olan duvarı bir keresinde birden yıkılmış. O gün tam da easter için rahipler kilisenin içinde olduklarından hiçbirine bir şey olmamış. Fransız devriminde bütün rahipler buradan gönderilmiş ve bir süre hapishane olarak kullanılmış. Bu olaylar olmadan önce rahipler ibadet haricindeki zamanlarını kitapları kopyalıyarak geçirirmişler. Bütün manastırın sadece bu çalışma odasında ısıtma varmış. E tabi titreye titreye yazı yazmak mümkün mü? Ben rahiplerin oradan kış boyunca hiç çıkmadıklarını tahmin ediyorum. Tam aklımda değil ama ya 150bin ya da 15bin (ki bu sayı daha manalı değil mi) kitap yazılmış burada. Şu anda sadece 600 tanesi korunabilmiş. Çeşitli ülkelerin müzelerinde bazı örnekler varmış.
Sanırım burası yemekhane bölümüydü. Hatırlamıyorum tam. Yemekhane de ayrı bir ilginçti. Üç kattan oluşmakta. En alt kat işçilerin, ikinci kat savaşçıların(ki krallar bile buna dahilmiş. Sadece bir tek kral iki defa rahipler katında yemek yiyebilmiş. Adını hatırlayamadım.) , en üst kat ise rahiplerin yemekhanesiymiş. Rahiplerin katında ısıtma bulunmazmış. (Bedensel konfora girdiği için herhalde. Yalnız Nisan ayında yarım saatte içim buz tuttu soğuktan o insanlar nasıl dayanıyorlarmış diye düşünmeden edemedim. ) Rahiplerin et yemesi, yemekte konuşması ve su içmesi yasakmış. Sadece şarap ve bira içiyorlarmış. Su içmemenin sebebi ise suyun o zamanlar mikroptan arındırılamadığı için hastalığa sebep olmasıymış. Britanyalı rehberimiz kendi şaraplarını yapıyorlardı rahipler ama kötü şaraplar çünkü Normandiya şarabıydı diye şaka yaptı:) Hala çekişiyorlar galiba.
Kilise çeşitli yıllarda çok sayıda restorasyon görmüş. Farklı zamanlarda farklı yerlerin restorasyonu yapıldığı için bir tarafında barok bir tarafında gotik mimari görmek mümkün. Rehber bizi oturtuğu için konuştu da konuştu. Bir süre sonra bayıldım ben. Takip edememeye başladım. Dahası rehber hepimizin az çok hristiyanlık tarihi bildiğimizi düşünerek biraz detaylı gitti ben bir kaç "saint"ten sonrasını toparlayamadım :) Kim kimdi kim kime ne yaptı karıştı gitti.
Kilise adından da anlaşılacağı üzere Saint Michele adanmış. Saint Michel ışığı sembolize ettiği için kilisenin camları en yüksek oranda ışık alabilecek şekilde yapılmış.
Kilise adından da anlaşılacağı üzere Saint Michele adanmış. Saint Michel ışığı sembolize ettiği için kilisenin camları en yüksek oranda ışık alabilecek şekilde yapılmış.
Bu bahçe sonradan yapılmış. En çok kırk yıllık bir geçmişi var dedi rehberimiz. Özellikle Benedikt rahipleri bu tarz bahçe işlerine sıcak bakmıyorlarmış. Dünyevi bir şey olduğu için. Onlar için bu mekan sakinlik sessizlik mekanıymış. Sütun sayısı 137ymiş. Hristiyanlık inancına göre 1 Tanrının birliğini, 3 üçlemeyi, 7 ise evrenin altı günde yaratılıp ve bir gün dinlenme olarak düşündükleri içinmiş. Üst mermerler orjinal. Restorasyon görmemiş. Sadece bazı yerleri haç ve İsa tasvirleri olan bölümleri Fransız devriminde din ile ilgili herşey talan edildiği için yok.
Mont Saint Michel 1979 yılından bu yana Dünya kültür mirası kapsamında koruma altında. Kimilerine göre dünyanın 8. harikası. Bence o kadar değil de(buraya gelene kadar neler var yine de görülebilecek bir yer. Yolu yakına düşüne mutlaka tavsiye ederim. Sakın Temmuz Agustosta denemeyin yanlız.
Akıllara zarar uzunlukta bir yazı oldu ama böleyim bir kısmını, sonra yazayım desem yine sözümü tutamayacağım. Yazmışken de ne duyup ettiysem koymaya çalıştım. Sıkılan resimlere bakıp geçmiştir zaten :) Amatör resim bu kadar oluyor. Daha güzel resimleri için internete bakınız.
Bir sonraki yazımızda Rennes'ten bahsedeceğim ama biraz farklı açıdan. Yapabilirsem tabi :)
16 Nisan 2010 Cuma
Ne olacak bu grevin sonu...
Efendim vaziyetler kötü. Tam iki haftadır otobüsler grevde. Grevi gayet destekler bir insan olarak nefret ettirdiler yemin ediyorum. Oturduğum yer metro-tren hattına iki kilometre uzaklıkta. İş yerime 15 km. Buraya çalışan 5 hat otobüsün tamamı çalışmamaya karar vermiş birden. Yap grev lafım sözüm yok ama bari bir hat çalıştır onu da aralıklarla çalıştır. Geç gidelim işe ama gidelim. Üçüncü gün artık kendi kendime konuşmaya başlayınca iş yerinden bana yakın oturan var mıdır diye araştırdım çok şükür birini buldum. Neyse bir kere onunla gidip geldim işe. Hafta başında da Fransanın batısında Rennes diye bir şehirde toplantılarımız vardı oraya gittik. Dönünce kesin biter grev dedim. Yok bitmemiş üstüne trenler iş yavaşlatmış onlar da grevde. Hatta hızlı tren TGVde biz Parise dönerken bizden sonraki trenleri iptal etti. İki gündür yine geçen haftaki arkaşımla gidip geliyordum. O da önümüzdeki hafta için izin almış :( Kaldım yine evde. Hep beraber olsak kesin sevinçten havalara uçardım velakin ceza gibi şimdi evde yalnız kalmak.
Ne diyeyim şuradan bir yakamı kurtarayım büyük konuşmak gibi olmasın ama bir daha Fransaya adım atacağımı sanmıyorum. Ne hayaller kuruyordum. Nisan havalar güzel bu ay artık bol bol gezerim diye. Kışın kar yağar otobüs çalışmaz bahar gelir greve girerler. Bir de gezeceğim diye bu ay yolcu kartımı ta Parise kadar gidip gelebilecek şekilde doldurtmuştum tam iki katı para vererek ona mı yanayım bu havalarda eve tıkıldığıma mı bilemiyorum. Ne diyim Allah bildiği gibi yapsın. Fransızlar pek kafaya takmıyorlar bu grev işlerine alışmışlar artık. Bir arkadaşıma sordum. Grev mi hehe ulusal sporumuz o bizim dedi. Siz anlayın ne kadar sıklıkta olduğunu.
Tam aklımdan geçiyordu yav madem işe gidemiyorum izin alıp Türkiyeye gideyim bari evaldımı göreyim diye. Canım volkan patladı hadi bu sefer uçaklar da iptal. Ben kısmeti sopayla kovalan bir bünye olduğumdan şaşırmadım.
Neyse neler yazacaktım neler yazdım. Ben aslında Rennes ve bizi orada götürdükleri Mont Saint Michel denen dünya güzeli bir yeri anlatacaktım. Bunu bitirip onu yeni yazıya saklayayım en iyisi.
Ne diyeyim şuradan bir yakamı kurtarayım büyük konuşmak gibi olmasın ama bir daha Fransaya adım atacağımı sanmıyorum. Ne hayaller kuruyordum. Nisan havalar güzel bu ay artık bol bol gezerim diye. Kışın kar yağar otobüs çalışmaz bahar gelir greve girerler. Bir de gezeceğim diye bu ay yolcu kartımı ta Parise kadar gidip gelebilecek şekilde doldurtmuştum tam iki katı para vererek ona mı yanayım bu havalarda eve tıkıldığıma mı bilemiyorum. Ne diyim Allah bildiği gibi yapsın. Fransızlar pek kafaya takmıyorlar bu grev işlerine alışmışlar artık. Bir arkadaşıma sordum. Grev mi hehe ulusal sporumuz o bizim dedi. Siz anlayın ne kadar sıklıkta olduğunu.
Tam aklımdan geçiyordu yav madem işe gidemiyorum izin alıp Türkiyeye gideyim bari evaldımı göreyim diye. Canım volkan patladı hadi bu sefer uçaklar da iptal. Ben kısmeti sopayla kovalan bir bünye olduğumdan şaşırmadım.
Neyse neler yazacaktım neler yazdım. Ben aslında Rennes ve bizi orada götürdükleri Mont Saint Michel denen dünya güzeli bir yeri anlatacaktım. Bunu bitirip onu yeni yazıya saklayayım en iyisi.
6 Nisan 2010 Salı
Disneylandtan bir Ilknur gecti :)
Bu haftasonu tatilinin de bahanesiyle Özlem taa İrlandalardan gezmeye geldi. Aslında bu ikinci gelişi ama ilk sefer maceralarımızı yazmaya fırsat olmadı. Aslında ben İrlandaya gidecektim, vize engeline takıldım. Sonra başka bir yerlere gidelim derken gözümüz kesmedi. En son plan, tekrar Pariste buluşup çocukluk hayalimiz Disneylandı görmek oldu. İlk alırken biletler pahalı geliyor ama içeride herşeyden yararlanırım derseniz bu fiyat az bile.
Paris Disneyland iki ana parktan oluşuyor. Biri stüdyolar diğeri bildiğimiz oyunlar-oyuncaklar kısmı sanıyordum ki biraz sonra detaylı anlatacağım üzere stüdyolar kısmı şahsıma tokat gibi çarptı.
Hava soğuk bir de yağmurluydu. Üşüdük ettik ama elden geldiğince de eğlendik. Her yerini dolaşmak kısmet olmadı. Hele çoluk çocukla geleceğim diyene tavsiye, şöyle güzel ve yakın bir otel buluverin ve en az üç gün kalın yoksa o kadar yolu teptiğinize yazık. Havanın soğuk olmasının tek iyi tarafı park çok çok kalabalık değildi. Bu yüzden yaz zamanı bir şeyin sırasında iki saat kuyruk beklemek icap ederken biz en çok beklediğimizde sadece yarım saat bekledik. Bazılarında Fast Pass denen bir uygulama var. Bu bileti alıp size verilen saatte gidince hiç sıra beklemeye gerek kalmıyordu.
30 yaşında gidince tabi bana hitap etmesi gerekenler büyük oyuncaları olan roller coasterlardı. Amma velakin ben eskiden böyle şeylere bayılırken hayatımın bir kısmında bana bir korku geldi ve binemez oldum. İnsan arkadaşını tatilde tanırmış derler. Biz Özlemle dört-beş yıllık arkadaşlığın üzerine bir kere daha tanışmış olduk. Ben onun adrenalin sevdalısı olduğunu o da benim ödleğin en önde koşanı olduğumu bu sayede öğrendi. Zavallı arkadaşım iki kuruş eğlenecekse bile İlknurun kalbine indi mi acep diye tasalanmaktan başaramamıştır. Onun verdiği gaz da olmasa ben hiçbir adam akıllı şeye binmeden geri dönerdim kesin. En son bu kadar duayı doğumumda ettim sanıyorum.
Paris Disneyland iki ana parktan oluşuyor. Biri stüdyolar diğeri bildiğimiz oyunlar-oyuncaklar kısmı sanıyordum ki biraz sonra detaylı anlatacağım üzere stüdyolar kısmı şahsıma tokat gibi çarptı.
Hava soğuk bir de yağmurluydu. Üşüdük ettik ama elden geldiğince de eğlendik. Her yerini dolaşmak kısmet olmadı. Hele çoluk çocukla geleceğim diyene tavsiye, şöyle güzel ve yakın bir otel buluverin ve en az üç gün kalın yoksa o kadar yolu teptiğinize yazık. Havanın soğuk olmasının tek iyi tarafı park çok çok kalabalık değildi. Bu yüzden yaz zamanı bir şeyin sırasında iki saat kuyruk beklemek icap ederken biz en çok beklediğimizde sadece yarım saat bekledik. Bazılarında Fast Pass denen bir uygulama var. Bu bileti alıp size verilen saatte gidince hiç sıra beklemeye gerek kalmıyordu.
30 yaşında gidince tabi bana hitap etmesi gerekenler büyük oyuncaları olan roller coasterlardı. Amma velakin ben eskiden böyle şeylere bayılırken hayatımın bir kısmında bana bir korku geldi ve binemez oldum. İnsan arkadaşını tatilde tanırmış derler. Biz Özlemle dört-beş yıllık arkadaşlığın üzerine bir kere daha tanışmış olduk. Ben onun adrenalin sevdalısı olduğunu o da benim ödleğin en önde koşanı olduğumu bu sayede öğrendi. Zavallı arkadaşım iki kuruş eğlenecekse bile İlknurun kalbine indi mi acep diye tasalanmaktan başaramamıştır. Onun verdiği gaz da olmasa ben hiçbir adam akıllı şeye binmeden geri dönerdim kesin. En son bu kadar duayı doğumumda ettim sanıyorum.
Disneyland dört farklı temadan oluşuyormuş. Toplamda ikisini hakkıyla gezebildik. Diğer ikisinde bir sürü şeyi erkenden kapattıkları için göremedik. Genelde bütün atraksyonlar da sizi tren gibi bir şeye bindirip kah raylarda kah sularda kah havada gezdiriyorlar.
Parka girişte yapılacak aktivitelerin programının olduğu broşürler vardı. Geçit töreni ne zaman yapılacak, hangi karakter nerede olacak gibi. Bu da yeni nesil oyuncakların tanıtım gösterisiydi.
Saat 17.00de geçit töreni vardı. Tamamı diyemeyeceğim ama bir çok Disney karakterini gördüm. Mutlu mesut oldum. Şahsıma en hitap eden olay buydu galiba :)
Bunu seyredip erken kapanacağı için stüdyo kısmına geçtik. Orada Tower of Horror denen bir meret var. Biz bir gece öncesi internetten bakıp kurcalamıştık. Youtubedan vıdeosunu seyretmiştim. Ben artık neyime güvenmişsem bu merete binerim dedim. Özlemin garip bakışlarını hiçe sayarak yok canım nesi var. En nihayetinde oturuyoruz. Çok tehlike bir şey olsa bi tek kemerle neden güvenlik sağlasınlar ki dedim. Ona o gün bir sürü tekrarladığım üzere cehalet mutlulukmuş bilememişim. Bu korku kulesi 13 kattan oluşuyor. Önce sizi alıp abuk subuk videolar izletiyorlar. Her taraf bu iş için özel eğitim almış manyak bakışlı belboylar ile dolu. En son asansörlere gönderirken bizi bu abilerden biri "Enjoy your stay in our hotel" dedi arkasına da "If you cannn" şeklinde de devam etti. Ben biraz gerginlikten biraz böyle abukluklardan korkmamaktan grup içindeki en sırıtkan insandım. Kikiri kiriri takıldım durdum. Hatta aşağıdaki abi benim gülmemle dalga bile geçti derken... Bizi bindirdiler bir asansöre ilk iki katı insan gibi çıkıp yine kendi çapında korkutma manalı şeyler yaptılar ve olay ondan sonra başladı. Ani bir hızla 13ç kata çıkartıldık. Hop önümüzdeki kapılar açıldı. Şahane Disneyland manzarası ani spotların gözümüze patlaması ve bende filmin kopması. O noktadan hızla aşağıya düşmeye başladık. Ben Allaha bir an önce bu rezillik bitsin diye dua ederken diğer yandan da kafamı montumun içine gömdüm. Bir ara Özlemden İlknur iyimisin diye bir soru geldi. Beni o halde görünce korkmuş ama cevap verecek mecalim yoktu. Çok şükür ki bunların hepsi 2-3 dakikada bitti. İndiğimde midem kafam gözüm kalbim nerede bi kontrol etmek zorunda kaldım. Bi daha mı asla demek istiyorum ama yanımızdaki Hintli olduğunu tahmin ettiğim bir çiftin bir metrelik (büyük ihtimal üç yaşından büyük değildi) kızlarını bile bindirdiklerini görünce acaba ilerde fikrim değişir mi diye de düşünmüyor değilim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

